“Ben burada ağlayacağım, sen de beni izleyeceksin”

Hiçbir aşk hikayesinin başı zorlu olmamalı, hiçbiri zorlanmamalı diye düşünürdüm. Ali’nin yarı utangaç yarı cesaretli ilgisinin aslında ne kadar gerçek olup olmadığını sorgular haldeydim. Yorgundum. Yurt dışında bir yaşamı bırakmanın verdiği huzursuzlukla yeniden bir hayatı inşaa etmeye çalışır halde buluyordum kendimi. Hem de her gün. Yüzümdeki pürüzsüzlüğün yerini yerli yersiz ağlamalardan sebepli ince çizgiler alıyordu, sadece benim görebildiğim çizgiler. Bütün bu belirsizliğin ve mutsuzluğun içinde kendime doğal yaşam alanı kurgulamaya çalışıyordum. Ali ise bir yandan tespitleriyle bu alana müdahale ediyor, zaman zaman benim can damarıma basıyordu. O kadar yorgun ve bitap düşmüştüm ki, Ali’nin aslında tam olarak ne yapmaya çalıştığını anlayıp analiz etmek yerine, sadece karşı çıkabiliyordum. “Ne olursun bir de sen gelip her şeyi mahvetme” haykırışım pek duyulmamıştı. Kendi içimdeki çemberle barışık kalıp, genişlememesi için aldığım tüm tedbirler yavaş yavaş çürüyordu, çünkü hayattı ve hayatta duvarlar hep yıkılmaya mahkumdu.

Bütün bunlar kafamın hem yüzeyinden hem de en derininden geçerken cep telefonumun ışığının yandığını farkettim. İşte olduğumdan mütevellit telefona sık sık bakmam da çok hoş karşılanmıyordu. İnsanların adeta balık istifi gibi çalıştığı ofiste rahat edebilmem için arada tuvalete gidiyordum. Telefonumu elime alıp kadınlar tuvaletinin olduğu bölmeye doğru ilerledim. Gri kutu gibi kapalı tuvalete girdiğimde derin bir nefes aldım. Tuvalete kokusunun insana iyi geldiği nerede görülmüş? Ama geldi işte. Işığı yanıp sönen telefonda Ali’den mesaj vardı. Her zamanki gibi geyiklerimizin devamının olduğunu düşünüyordum. Akşamki konserden sonra onda kalabileceğimden bahsediyordu. “Aslında düşünceli” dedim içimden. Düşünceliydi, hani düşünceli olmasaydı teklif etmezdi. Ama bir yandan da içimi kemiren şüphelerimi kafamın arkasına atmaya çalışıyordum. Bundan tam bir hafta önce olanları düşünüyordum. İlk geçirdiğimiz günün sabahında tanımadığım bir sürü yüzle kahvaltı etmek zorunda kalmış, ardından “işe gitmem lazım” bahanesiyle yalnız geçirmiştim Cumartesi günümü. Oysa ki Ali hiç öyle değildi. Sevgili mi olmak istiyor arkadaş mı olmak istiyor diye düşünürken, hatta ben kendim ne istiyorum diye düşünmeden onun ne düşündüğüne o kadar demir atmışken ortada kalıvermiştim. Adım kız arkadaş ve cismim yatağından geçen bir yabancı gibiydi. Kendimi yalnız, terkedilmiş, önemsenmemiş hissetmiştim. O ise “kardeşimle tanıştığın da çok iyi oldu tatlım” demişti. Ben beş saat önce yanında ilk defa çırılçıplak kalan kadındım, hiç de kolay değildi benim için. İlk değildi ama son olmasını dilediğim için zordu. Son olsun dileğimin gerçek olmayacağını bile bile dilemiştim, ta o geceden. Elimde telefon bunlar aklımdan geçerken, “geleceksin değil mi? J” diye mesaj aldım. “Tabii gelirim, akşam muhtemelen 10 civarı biter konser, ondan sonra sana gelirim sohbet ederiz” dedim. Telefonu lavabonun yanına koyup ağı delinmiş külotlu çorabımı indirdim, ardından külodumu. Mutsuzca çişimi yaptım. Sonra tuvaletin kapısı tıklandı, alelacele, elimi yıkamadan çıktım ve tuvaleti bekleyen iş arkadaşlarımdan Yaprak’a bıraktım. Tam uzaklaşırken arkamdan seslendi “Irmak, telefonunu unutmuşsun” dedi bir yandan gülerek. Hızlıca geri döndüm ve elinden telefonu aldım. “Teşekkür ederim, bu aralar pek dalgınım” dedim. Yaprak da “Farkındayım, dalgınlığının” dedi ve gülümseyerek tuvaletin kapısını kapadı. Derin bir nefes aldım, telefonu yanıp sönen ışığına aldırmadan eteğimle külotlu çorabımın arasına sıkıştırdım.

Uzunca koridordan masama yüzüme takındığım yarım yamalak gülümsemeyle yürüdüm. Masama vardığımda karşımda başka bir departmanda birini buldum. “Yetiştirmem gereken bir yazı var da, senin yardımına ihtiyacım var canikom” dedi. Bu kadar samimiyet nereden diye düşünürken çoğunluğu kadından oluşan bir online kadın dergisinde çalıştığımı tekrar farkettim. Aklım külotlu çorabım ile eteğimin arasına sıkıştırdığım telefondaydı. Işığının sönüp yanmasından öte titriyordu. Sanırım biri arıyordu. Açamazdım. Şu anda derginin yazı işlerinde çalışan adı şu dünyada daha önemli bir şey yapamadığına inanan yeni işe başlayan yazarlarından birine aklımı ve zamanımı vermem gerekiyordu. Telefon titremeye devam ettii ama aldırmadan karşımdaki yeni yetmeyi dinlemeye çalışıyordum. Tedirginliğimi farketmiş olacak ki “Yanlış bir zamanda geldiysem sonra uğrarayım tatlım ama baya acil bir şey bu, şimdi bu yazının ilk taslağını yazdım ama acilen ajansla irtibata geçmemiz lazım, bu yazıyı başka mecralarda da…” diye devam eden cümlesini dinlemek istemiyordum. İşte ruhumdan öte kalbimin sıkıştığı anlardan biriydi ve telefonun titremesi yeni kesilmişti. “Aklım tek şeye zor yeterken ikide bir neden karşıma çoktan seçmeli şeyler çıkıyor” diye aklımdan geçirdim. Karşımdaki yeni yetme kızı daha dikkatli dinlemeye devam ettim, sorunu anladım ve de sorunun küçüklüğünü anlayınca içim rahatladı. Saçma sapan bir kriz anıyla karşılaşabilmenin gerginliği daha olmadan hissetmiştim. İşte belki de bütün problem buydu. Yazı işlerinden gelen muhtemelen adı Melis ile Melisa arasında bir şey olan kızı uğurladım. “Çok sağol tatlım vallahi harikasın” diyerek masamdan uzaklaştı. Derin bir nefes alıp masama oturdum. Bilgisayarımda açık kalan sosyal medya hesaplarını kapadım ve iş e-mailimi açtım. Az önce aklımdan gitmeyen telefon titreşimi ise aklımdan uçmuştu, ta ki bacak bacak üstüne atarken telefonun bir gıdım daha belimden aşağıya kaydığını farkedene kadar. Sağıma soluma bakarak, çok farkettirmeden cep telefonumu alıp masaya koydum. Tekrar iş emailine gözüm takıldı, çalışmam gerekiyordu hani, hazırlanması gereken raporlar, yapılması gereken bir sürü toplantı vardı. Cep telefonumu alıp kimin aradığını kontrol etmek için tuş kilidini açtım. Annem aramıştı. Ararım onu diye telefonumu masanın üzerine tekrar koydum ama içim rahat etmemişti. Masamdayken aramaya karar verdim, ne de olsa kısa kesebilirdim. Bir yandan da bir hafta önce soğukta delice eğlenirken haşat ettiğim boğazımın ağrısı geçsin diye çekmecemden bir pastil çıkarıp ağzıma attım. Dışarıdan bakılsa hasta görünmüyordum ama birkaç gecedir geçmeyen boğaz ağrısından mütevellit yorgundum ve bir çorba yapanım olsa diye de düşünüyordum. Annemi geri aradım, birkaç kez çaldıktan sonra açtı. “Irmak’cığım nasılsın canım, aradım seni ulaşamadım, iştesin değil mi sen?” dedi. “Evet, annecim işteyim, iyi idare ediyorum işte, sen nasılsın?” dedim. Hasta olduğumu sanki söylemiştim bir gün önce ama tam da hatırlayamıyordum. “Vallahi iyiyiz kızım işte baban çarşıya gitti, bende sabahtan beri evde temizlik yapıyorum, yoruldum biraz bacaklarımı uzattım seni aradım, ama doğru sen bugün mesai yapacaktın, unuttum bir an” dedi. “Ha anladım, iyiyim anne işte, yorgunum aslında biraz, grip gibiyim, geçmedi hala boğazım, eve dönünce de halim kalmıyor pek, dinlemedim” dedim. “Mutlaka limon sık iç, iyi gelir, evde de dinlen işte” dedi annem. Çok farklı bir cevap beklemiyordum zaten. Oysa beklediğimle istediğim örtüşmüyordu sonra kendi kendime dedim kadının önceliği ben mi olacağım canım hastayım işte kaç yaşındayım zaten ben diye düşündüm. “Evet annecim, dinlenicem bu akşam, şimdi kapamam gerekiyor, öpüyorum seni” dedim. Aklıma bir an düştü, yahu ben bu kadar hastayım günlerdir, tekeri dönmeyen otomobil gibi sallanıyorum ama konsere nasıl gideceğim diye düşündüm. Önümdeki bilgisayarda gittikçe biriken iş emailleri ve annemin söylemesiyle beraber tekrar hatırladığım mesai fikri beni daha hiçbir şey yapmadan, eyleme geçmeden yormuştu. Tanıdık, bilindik bir histi bu aslında. Sık sık hissettiğim yorgunluk, henüz eyleme geçmeden beni ele geçiriyordu. Ali’ye mesaj atmak için cep telefonumu elime aldım. “Ben bu akşam konsere nasıl gideceğim bilemedim ya, günlerdir boğazım ağrıyor biliyorsun, acaba gitmesem mi? Sana da gelemeyebilirim” diye mesaja attım. Düşünüyordum, biletimi yakıp gitmesem ama Ali’yi de görmek istiyorum, konser de bir şekilde onu görmek için bahane. Çok geçmeden cevap verdi Ali. “Tatlım sen bilirsin, iyi hissetmiyorsan tabii ki gitme, başka zaman görüşürüz biz” Cep telefonunun ekranına baktım, beklediğim bir cevaptı aslen. Sonucunda neden “konsere gitmesen de ben seni görmek isterim, sana gelip çorba yapayım, sen yat uzan” demeyecekti, ama ben daha farkedememiştim. “Tamam, bir durumuma göre karar verip seni haberdar ederim” diyebildim. Durup dururken, aslında duramazken çıkaracağım huzursuzluk fikri beni yormuştu. Bir şey dememeye karar verdim, bu seferlik. Zaten çıkaracağım sesin nereye çarpıp nasıl bir hal alacağı da belirsizdi. Bu kadar belirsizliğin içinde sessizlik olabilecek en belirleyici roldü benim için. Sustum. İşlerime yoğunlaşmaya karar verdim. Kafamı toparlayıp mesaiye kalmama sebep olan raporlardan birine el atmaya karar verdim. Boğazım cayır cayır yanıyordu hani. Gözlerim de yorgunluktan kapanıyordu ama yapacak bir şey yoktu. İşe devamdı. Bitmesi gereken raporlardan birini bir saat içinde yarıladım. Hızla çalışmam mesaide o kadar az oyalanmama, halim kalırsa da konsere gitmeme olanak veriyordu. Ali’den ses çıkmamıştı diyene kadar bir mesaj geldi. “Karar verdin mi tatlım ne yapacağına?” Doğrusu yerinde bir soruydu, konser kapıları saat sekizde açılıyor, konser de muhtemelen dokuz gibi başlayacaktı. On gibi biter diye düşünüp Ali’yi görebileceğimden bahsetmiştim. Konsere de tek gitme kararını kendim verdiğimden, gel beraber gidelim de dememiştim. Zaten muhtemelen sevmeyeceği tarzı da ona zorlamak istememiştim. Eve gidip hiçbir şey düşünmeden yatma fikri cazip olsa da hem konser biletini boşuna yakmamak hem de Ali’yi bu bahaneyle görmek istiyordum. İçim rahat mıydı? Hayır. Ne de olsa istediğim tepkiyi bana vermemişti. Ama zaten hayatımda ne yolunda gidiyordu ki? Olsun dedim, biraz daha dayanıp çalışıp konsere gitmeye oradan da iki gündür görmediğim Ali’yi görmeye karar verdim. “Çok iyi hissetmiyorum halen ama konsere gideceğim, önceden konuştuğumuz gibi sana da gelirim, eğer sen de hala uygunsan tatlım” diye bir mesaj attım. Sıfatsız kurduğum iletişim soğukluk olarak algılandığından sonuna canım, tatlım, bitanem ekleme gereksinimi duyuyordum. Haliyle Ali de böyle davranmadığında ben de aynı şekilde soğukluk hissediyordum. Arada bu konu kafama takılıyor, neden aslında güzelim isimlerimizi kullanmıyoruz diye düşünüyordum ama bu gene benim aşırı bireyselleşme ve yalnızlaşma sorunlarımdan bir tanesi diyerek hızla bu soruları kafamdan uzaklaştırıyordum.

Bir yandan da çalışıyordum, Kasım ayı raporunu bitirmem gerekiyordu, gerçi bitirmezsem ne olacaktı ki? Yaklaşık altı aydır çalıştığım iş yerinden daha önce hiçbir iş yerimden nefret etmediğim kadar ediyordum. Amerika rüyamın sona ermesinin bir haftası içerisinde kendimi bulduğum bu yerde kendimden uzak, kalbimden ırak, hatta beynimden kopuk halde iş yapmaya çalışıyordum. Annem bu dönemimi nekahat dönemi olarak tanımlıyordu. Ben ise bitemeyecek karanlık bir tünele benzetiyordum. Hissettiğim buydu ve gerçekti çünkü  hissediyordum. Gerçeklik benim hissiyatımla birdi, bir fantezi dünyası değildi ve etrafımdaki kimse bu gerçekliği benim hissettiğim gibi hissetmiyordu. Kendimi işe yaramadığını bildiğim raporlar, sahte gülümsemeler ve mutsuz eden bir sıcakla büyütüyordum. Oysa ki özlediğim soğuklar, yüzler, gülümsemeler çok farklıydı. İşte Ali tam bu noktada bana “belki de her şey düşündüğün kadar kötü değildir” mesajını veriyordu. Her sözünde, cümlesinde, mesajında, hatta sesinin tonunda. “Bana güvenebilirsin, bana her şeyi anlatabilirsin, gel sana omuz olayım” demişti. O omza o kadar ihtiyacım vardı ki, tam da yerinde bir davet olmuştu. Geçmişteki her şeyden bahsedebilirdim. Tüm acılarım dinebilir, yaralarım temizlenebilirdi. İşimi yaparken bunları düşünmemden olsa gerek rapordaki ilerlemem oldukça yavaş gidiyordu. “Canım da istemiyor zaten hiç” deyip kendimi bir nefeste ikna edip, eşyalarımı toparlamaya başladım. Günlerden Pazartesi idi. Cep telefonuma mesaj gelip gelmediğini kontrol ettim. Tabii ki Ali bir şeyler göndermişti. Zaten hep başında böyle olmaz mıydı? İlginin en iyisini en yücesini gösterip sonradan herkes maskesini indirmiyor muydu? Peki ya benim kafam bu kadar düşünmekten yanmıyor muydu? Evet yanıyordu, ondan gene şu klasik derin nefeslerimden birini alıp Ali’nin mesajlarını okumaya başladım. İşten geç çıkacağını ama benim eve gelene kadar evde olacağını ve de ortak arkadaşlarımız Cengiz ve Senem’in de ona oturmaya geleceklerinden bahsediyordu. “Tamamdır tatlım, ben işten yeni çıkıyorum, bir şeyler atıştırıp konser alanına geçeceğim, haberleşiriz” diye cevap gönderdim. Bir yandan toparladığım eşyalarımı alıp ofiste benimle kalan tek tük birkaç kişiye iyi akşamlar deyip, binadan çıktım. Kış daha yeni yeni geliyordu İstanbul’a. Gökyüzünün griye boyanmasına ramak kalmıştı. Sonbaharın toprak tonlarındaki bir avuç umudu hala hissediyordum, bundan da olsa gerek aşka biraz daha yakındım, hazır griler benim de ruhumu boyamadım aşka bırakasım vardı kendimi, her ne kadar bırakmak istemesem de.  Her ne kadar kış henüz şehri esir almasa da, her mevsim esiri olduğu trafiğin azizliğine de uğramıştım. Taksi bulmak ne kelime taksinin t’sini dahi telaffuz bile edemediğimiz bir karmaşa vardı iş yeri binasının önünde. Bu böyle olmayacak deyip otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Zaten 4.Levent’e on dakika yürüme mesafesinde olduğumdan en kötü yürüyüp metroya binebileceğimi düşündüm ama metroyla ancak Taksim’e gidecek oradan tekrar dolmuşa binip Beşiktaş’a gitmem gerekecekti, kısaca uzun işti. Ayıca tam olarak kış gelmese de tatsız bir rüzgarla ara ara hafif yağmur çiseliyordu, doğrusu üşendim ama yapacak çok da bir şey yoktu. Karnım açtı, hala halsizlikle savaşıyor, konserde kendimi iyi hissetmek istiyor ve Ali’nin yanına gittiğim on dakika içerisinde gözlerim kapansın istemiyordum. Otobüs durağına doğru hızlıca yürüdüm, o sırada şansıma otobüsün gelmeye başladığını gördüm ve adımlarımı hızlandırdım. Kabataş’a giden otobüsü yakalamayı başardım. Laptop çantam ve sırtımdaki çantamla sıkışık pıkışık otobüse kendimi sığdırdım. Neyse ki Beşiktaş’a tek bir vasıta ile gidebilecektim. Bir elimde de cep telefonumu tutup saati kontrol ediyordum.

Bu kadar hastayken bir de konseri kaçırırsam harika olurdu hani. Trafik sıkışık, nemli ve tahammül edilmeyecek kadar sevimsizdi. Sevimsizliği tarif etsem, belki de kendimden iğrenecektim. Sevimsizliğe aldırmadan, kulaklıklarımı almak için sırt çantamın askılarını öne doğru aldım. Pek tutunacak bir yer olmadığından sağımdakine solumdakine yaslanıyordum. Güç bela, kulaklıklarımı çantanın dibinden çekip çıkardım, çantanın fermuarını kapatıp tekrar sırtıma astım. En sevdiğim şarkılardan birini dinlersem belki trafiğin bu sevimsizliği biraz daha katlanabilir hale gelir diye düşündüm. Blonde Redhead’den  Dr Strangeluv’ı açtım. En sevdiklerimden biriydi. Biraz beni alsın götürsün, şu “mutlu evim” diyebileceğim hayal diyarında gezintiye çıkarsın istiyordum. Nitekim yardımcı oldu. Beşiktaş’a elli dakika süren yolculuğunda sonunda kendimi otobüsten resmen attım. İndiğimde boğazımdaki gıcıklık devam ediyordu. Hastalık “selam canım ben buradayım” demeyi ihmal etmiyordu hani, pastil almalıydım ama bir yandan yemek yemem, enerjimi yükseltip konsere kendimi adapte etmem gerekiyordu. Hızlıca Beşiktaş Çarşı’ya girip kendimi bir esnaf lokantasına attım. Kırmızı tepsilerden birini aldığım gibi kendime bir süzme mercimek çorbası ve etli bamya sipariş ettim. Konserde ne bira ne de şarap içebilecektim, hatta yemekten sonra soğuk algınlığı ilacımı da almam gerekiyordu. Ne yapıyordum ben yahu? Bu kadar hastayken? “Olan oldu artık” dedim. Kırmızı tepsimi alıp boş bir masaya geçtim ve kimse yanıma oturmasın diye “orada kal, fazla yaklaşma” bakışımı takındım. Çorbayı içerken bir yandan telefonumla Facebook’a hesabıma göz gezdirmeye başladım. Herkes bir şeyler paylaşıyordu, Canan en sevdiğim şarkılardan birini, Kenan en son gittiği tatili, Ali ise ofiste arkadaşlarıyla bir fotoğrafını paylaşmıştı. Fotoğrafta gözlerinin içine baktım. Ne tatlı adamdı yahu. Ne de tatlı, evet düşüncesiz, biraz acemi, bazen bencil ama ne tatlıydı. İçimden geçirdim ve Facebook’ta vakit geçirmeye devam ettim beğen tuşuna basmayı da ihmal etmedim. Çorbayı zorla içiyordum, karnım aç olsa da boğazım cayır cayır bağırıyordu bana. Etli bamyadan birkaç çatal alıp bıraktım, cep telefonumu cebime koyup konser alanına doğru gitmek için lokantadan çıktım. Neyse ki konser alanı sadece on dakika yürüme mesafesiydi. Bütün amacım alana gidip, sahneyi görebileceğim bir yere oturup izlemekti. Konser salonunun kapısının önüne geldiğimde beklediğim kalabalıktan eser yoktu. Pazartesi akşamı herhalde kimse bir post-rock konserine gitmek istemiyordu, her ne kadar grup Japonya’dan gelmiş olsa da. İçeride ön grup çalıyordu, biletimi çantamdan çıkarıp kapıdaki görevliye gösterdim, sağ bileğime konser damgamı bastılar ve içeri girdim. Tam da dilediğim gibi sahneye uzakta oturulacak merdivenler gördüm. Hemen kuruldum. Çantamı ve montumu koyacak yer de bulmuştum, benden mutlusu yoktu. Ön grubu da izliyordum. Hastalığı da bir kenara koyarsak aslında, mesai artı trafik sonrası keyifli bir andı. Ali’yle paylaşmadan olmazdı. Telefonumla hemen kısa bir video kaydettim ve Ali’ye gönderdim. Not olarak da “eskilerden rock seven kim kaldı? J” yı ekledim. “Tatlım gittin mi konsere, aaaa. Süpermiş valla, benim için de eğlen, bekliyorum çıkışta, mutlaka ara beni” diye cevap verdi. İstediğim cevabı alabilmenin verdiği hafiflikle konseri daha keyifle izlemeye başladım. Çıkan ön grup hakkında doğrusu hiçbir fikrim yoktu. Çok da önemi de yoktu. Ön grup yarım saat kadar sahnede kaldı ve ardından senelerdir beklediğim grubun çıkmasını beklemeye başladım. Unutmadan bir pastil alayım diye düşündüm, bu kadar hevese ve mutluluğa rağmen boğazımın ağrıması kalbimin içini açıp dışına çıkarıyordu. “Bu kadar takılmamalıyım ya, dünyanın sonu değil” diyordum kendi kendime de acaba kendim kendimi dinliyor muydum ki? Ali’ye “benim hala boğazım çok ağrıyor yalnız : (“ diye mesaj attım. Aradan on – on beş dakika geçmişti. Henüz cevap yoktu. “Herhalde görmedi” diye düşündüm. Sonra da “aaa histerik kadınlar gibi neden bekliyorum canım, manyak mıyım?” dedim kendi kendime. Tam da bu sırada seyirciler grup sahneye çıksın diye alkışlamaya başladılar. Cep telefonumu çantama koydum, artık kendimi konsere vermem, gözlerimi kapayıp hep olmak istediğim yerde kendimi hayal etme zamanım gelmişti. İlk çaldıkları parçayı çok anımsayamadım ama ikinci parçada beni buldular hatta orada yok ettiler. Death in Reverse’ü çalmaya başladılar, gözlerimi kapadım, kendinden yaşlar süzülüyordu. Hiçbir sebep yoktu, ama biliyordum, içten içe neden ağladığımı, sadece itiraf edemediğim anlardan biriydi. “Geçecek” dedim. Şarkı bitti. Buna benzer anlar yaşatan on iki parça bittikten sonra, konser de bitti. Bis yapmadılar, ve gittiler, zaten duracak halim de yoktu. Çantamdan telefonumu çıkardım. Ali “Gel tabii bitanem, Cengiz’le Senem de burada, sana kış çayı yaparım, kendine gelirsin, haber ver taksiye binerken tamam mı?” diye cevap atmıştı. Üstüne de “konser nasıl peki?” diye sormuştu. Ben kendimi konsere tüm beden ve boyutlarda verdiğimden bu mesajların hepsini baya geç görmüştüm. Doğrusu mesajlar çok tatlıydı, kendi gibi. Yüzümde şapşal bir gülümseme vardı. Dilerdim ki gelsin beni buradan alsın, evine götürsün. Bakıma, bakılmaya ihtiyacım vardı ama bilmiyordum. Bilseydim. Bilebilseydim. Bilmeme rağmen kendimi telkin ettim. “Çocuk sana çay yapacağını söyledi Irmak, aaa sen de ama yani çok oluyorsun” dedim. Hatta kendi kendime demekten öte sesli söylediğimi farkettim, konserden beraber dışarı çıktığım kalabalık da iç sesim olmaktan çıkmış dış sesimi duymuştu.

Yanımdan geçenler bana dönüp baktılar. Aldırmadım, aldırmadığım nadir anlardan birini de yakalamıştım hani. Konser salonundan düşünce silsilesi içinde çıktım. Saati kontrol etmek için cep telefonumu cebimden çıkarıp baktım, on bire geliyordu. Ali iki defa aramıştı beni. On gibi çıkmamı bekliyordu konserden. Haliyle geç kalmıştım. Üstüne de mesaj da atmıştı. Geri aradım. Ortak arkadaşlarımızın neredeyse gitmek üzere olduğundan bahsetti. “Seni de görmek istiyorlar ama sanırım birazdan kalkacaklar, tutamıyorum burada onları” dedi. “Hemen geliyorum, bir taksiye atlayayım, o Senem’e de söyle götlük yapmasın”dedim. Normalde Ali’nin yanında dikkat ediyordum cümlelerime, küfürlerime, argo kelimeleri kullanmamaya çalışıyordum. Ne de olsa kabalık dilde hoş durmuyordu, e bir yandan kendim olma çabam sürüyordu ama tutamamıştım işte. Garipsemedi sanırım, bir yorum yapmadı, mahalle kızı ağzımı. Beşiktaş Çarşı’dan Barbaros üzerine doğru yürüdüm. Bir taksi çevirdim, bindim. “Teşvikiye’ye gideceğiz” dedim. Taksici durumunda tabii ki memnun olmamıştı. “Ablacım şimdi…” diye lafa başladı. Hastalık, yorgunluk, mesai, sıkıcı rapor, Ali’nin kararsız tavırları, benim kendimi bırakamam, annem, annemin saçma sapan yorumları, hastalığımı kaale almaması, yağmur, gürültü, Ali’nin tatlı mesajları sonra kendimi kötü hissetmem sonrasında taksiciye olması gerekenden on tık fazla tepki göstermeyi başarmıştım. “Pardon ama ne yapsaydım, Beşiktaş’tan Teşvkiye’ye gece vakti yürümem mi gerekiyor kardeşim? Dolmuş yok, otobüs kalkmıyor bu saatte sık, ne yapayım anlamıyorum  ki? Neyi beğeniyorsunuz siz, insanın gece gece sinirlerini zıplatıyorsunuz” dedim. Ağzımdan laflar çıktıktan sonra hem kendimi bir rahatlama sardı hem de korku. Taksicinin ne olduğu belirsizdi, gece sayılabilecek bir vakitte ne yapacağını da kestiremezdim. Beşiktaş’ın ortasında olmam kendimi güvende hissettiğim anlamına gelmiyordu. Taksici “Abla tamam ya, bir şey demedik, biz de ama ekmek parası kazanıyoruz yani şimdi bu kadar bağırmanın ne anlamı var, Akaretleri kapamışlar, Ihlamur’dan gideceğim dedim, gitmeyeyim o zaman bu kadar azarlamanın üzerine” dedi. Utanmıştım, adamın yüzündeki memnuniyetsizliği okuyup, kendi üzerime alınıp, üstüne de bas bas bağırmıştım. Olacak iş miydi? “Çok özür dilerim kusura bakmayın, çok fazla taksi genelde kısa mesafeye almak istemiyor yolcu, ben sizi yanlış anlamışım, çok yorgunum ve hastayım, gerçekten kusura bakmayın, inebilirim isterseniz, haklısınız” dedim. Cidden utanmıştım, adam ne dese gıkımı çıkarmadan yapmaya da hazırdım. “Ablacım, tamam götürelim, senin sinirler bozuk herhalde bugün biraz, bizim de valla laçka oluyor yollarda, ekmek paramız için herkesin ağız kokusunu çekiyoruz” dedi. Adama yol boyunca hak verme zorunluluğum tescillenmişti. “Irmak çeneni kapa, çok haklısınız de ve yol boyunca bunu aklından da çıkarma” dedim. Bu arada Ihlamur’dan Teşvikiye’ye doğru çıkmaya başlamıştık ama tabii ki evin adresini henüz tarif etmeye başlamamıştım. Ali’nin evine daha önce en az iki üç kere gitmeme rağmen her zamanki gibi yolu çok net hatırlamıyordum. Aradım ve yolu tarif etmesini istedim. Zavallı taksici benim azarlamamı geçmiş bir de Teşvikiye sokaklarında adres aramaya başlamıştı. Ali neyseki adresi tarif etti, çünkü bir turdan sonra adresi bulduk. Taksi on lira on iki kuruş tuttu. Yersiz azarlamamın herhangi bir telafi olmayacağını bildiğim halde, biraz vicdanımı rahatlatmak biraz da özrümün fiziki hale bürünmesi için on beş lira bıraktım ve de üzerini de istemedim. “Tekrar kusura bakmayın, rezil bir gün geçirmişim” dedim. Taksici “tamam abla ya valla sen bütün günün bütün müşterileri yerine özür diledin, tamamdır ablam” dedi. Usulca gülümsedim ve taksiden indim. Ali bana camdan bakıyordu, haliyle meraklanmıştı. Hem konserden geç çıkmıştım hem de üzerine taksiyle kaybolmayı başarmıştım. Başarı hikayelerime yenileri ekleniyordu, bitmeyen bir gün mü yapmışlardı? Apartmandan içeri girdim, hızlıca merdivenleri çıkıp ikinci kata ulaştım. Cengiz’le Senem tam da çıkacaklar için ayakkabılarını giyiyorlardı. “Aaaa olmaz öyle şey, hayatta gidemezsiniz yeni geldim” dedim. Senem sesimden anlamış olsa gerek “ kız sen hala hasta mısın? Oooo, sesin başka bir forma dönüşmüş, hani düzelmiştin” dedi. “Yani iş, stres, dinlememekten oluyor” dedim. Ali bu konuşmayı bölmemek için bana bakıyordu salonun girişinden. Senem “hastayım mastayım diyorsun ama konserlerdesin, sonra da hızını alamamışsın gelmişsin bakıyorum hemen sevgilinin yanına. Enişte vallahi şanslısın” dedi. Ali “sen de hemen enişte falan diye duruma alıştın bakıyorum, bir yavaş ol” dedi. İçimden “ne kadar da yersiz konuşuyorsunuz, bravo ikinizi de şurada bir kaşık suda boğardım ama çok yorgunum” dedim. İçimden söylediğimi içime saklayabilmenin nadir anlarından birini yaşıyordum. Tebrik edilesi bir haldeydim. Ali şimdi durup dururken neyin hesabını yapıyordu. Hani beraberdik diye düşündüm. Bir şey söylesem muhtemelen suçlu olurdum. Malum ilk günden yaşadıklarımızdan sonra gerginliğim en üst seviyedeydi ve zaman zaman üzerine çok gitmiştim. İstemeden. Hala da gerginliğimi gösteriyordum. Korkum gerginliğe dönüşmüş, çaresizlikten etrafa saldırıyordum, ama anlatamıyordum. Entelektüel olarak derdimi anlatmam çok kolaydı ama duygularımı ifade edemiyordum. O sıralar ifade ettiğimi sanıyordum belki de. Sanmaktan öteye gidememişti. O anlardan gene bir buketti ve sessiz kalmayı tercih ettim. Olmamış gibi davranmayı. Konuyu değiştirmek istercesine “ konser çok güzeldi, oturup bir çay içelim de anlatayım” dedim. Gerçekten de beni dinlediler. Salona doğru ilerlediğimde Ali belimden kavradı, kendine çekti, yanağımdan öptü. Koku tanıdıktı. Kokusu tanıdık gelmeye başlamıştı, daha yepyeniyken, sanki hep biliyormuşum gibi. Gülümsedim, yanağından öptüm, salona geçip üçlü kanepenin köşesine oturup bağdaş kurdum. Senem ve Cengiz de ayakkabılarını çıkarıp salona gelip karşımdaki koltuğa oturdular. Konserden bahsettim, o sırada Ali bana ıhlamur yaptı. Onu içmeye başladım. Gördüğüm ilgi ve alaka beni mutlu ediyordu. Sohbet yarım saat kadar sürdü. Senem “sabah iş var, ay ben çok yorgunum” diye söylenmeye başlamıştı. Haliyle kalktılar ve onları Ali’yle kapıdan uğurladık. Gidince onlar bana uzun uzun sarıldı. “Özlemişim” dedi. Sarıldım, farkında olmadan gözüm dolmuştu. İçimden “hay allah ne oluyor regl mi olacağım” dedim. “Ben de seni özledim” diyebildim. Tek istediğim yanında güzel bir uyku çekmekti. Aslında regl ile de alakası yoktu durumun. Hastaydım, bakılmak istiyordum. Farkında değildim ve henüz hırçınlaşmamıştım. Destek olacağını vaad ettiği omza yaslanmamıştım ama denemek istiyordum.

Ali ellerini belimden yavaşça çekip yüzüme baktı. “Bir şeyler izleyelim ister misin tatlım?” dedi. “Çok yorgunum, benim yatmam lazım, sabah 7’de işe gidiyorum biliyorsun” dedim. Ali de “ biliyorum, farkındayım tatlım, ne bileyim, belki biraz bir şeyler izleriz diye düşünmüştüm” dedim. Aslında basitti ama ben kendimi ifade edemediğimi düşündüğümden “gerçekten yorgunum, dedim az önce” diye bastırdım. Duyulmadığımı düşünmüştüm ama kırıyordum işte belki de. Farkettirmeden, farketmeden, az, az. Ali de “Peki o zaman yatalım uyuyalım” dedi. Gülümsedim. Geç bir gülümsemeydi gerçi. Yatak odasına doğru geçtik. Ali bana uyumam için eşofman çıkardı, üzerimi değişirecektim. Yatak odasından çıkarken “kalabilirsin, ben rahatsız olmuyorum yanında, biliyorsun” dedim. Bana baktı, tereddütlü “yok mutfakta sigara içeceğim ondan çıkıyorum” dedi. İlk güne geri dönmüştüm. Yanımdan tedirginlikle kalkıp gitmeye çalıştığı sabah. “Giyineceksen çıkayım istersen” dediğinde buz kesmiştim, nasıl yani diye. Oysa ki beraber uyumuştuk, çırılçıplak kalmıştık, neden kaçıyordu ki benden diye üzülmüştüm. “Eski kız arkadaşım rahatsız olurdu mesela, ben alışkın değilim pek” demişti. Anlayamamıştım neden böyle bir şey söyledi diye durup düşünmüştüm ve düşünmem de geçmemişti sanırım ki tekrar rahat olabilmesi için davet etmiştim onu, odada kalabilmesini istemiştim. Ali’yle yakaladığımız bu uyumsuzlukla karışık uyumda yarattığımız alanda neden bu kadar çöp torbaları vardı anlayamıyordum. Biraz ben getiriyordum, biraz da Ali, sonra bir türlü temizleyemiyorduk. Bu da o çöp torbalarından biriydi. Ali daha hayatımda bile yokken Senem’in bana anlattığı hikayeler kafamda dolanıp duruyordu. İstiyor muydu acaba beni, acaba hala eski sevgilisini mi seviyor, ben sadece geçici birisi miyim, neden yavaşlıyoruz, uyumsuz muyuz, dediğim gibi bu iş olmayacak mı? sorularının ardından “Sakin ol, sen Ali’yi seviyorsun” dedim içimden. Sakin kalmalıydım. Ali’nin yaraları vardı belki de, benim yaralarım gibi. Yaralarımızı temizleyebiliriz diye düşündüm. Giyindim. Yaralarımın bir kısmı da kapanmıştı üzerimi değiştirince. Yatak odasından çıkıp mutfağa doğru ilerledim. Mutfak kapısını aralayıp kafamı uzattım “Hayatım, bitti mi sigaran” diye sordum. “Uyuyalım mı artık?”

…………………………………………………………………………………………………………………

BÖLÜM II

“Ne olursun gitme, az da olsa görüşelim”

Telefonumun alarmı çalıyor. Kapatasım bile yok. Elimi yatağın diğer tarafın atıyorum. Boş. Kullanılmış tuvalet kağıtları var. Hepsi sümüklü. Atmaya halim yok. Son mecalimle alarmı kapatıyorum. Yataktan kalkıyorum. Banyoya doğru yürüyorum. Yüzümü yıkamam lazım. Yıkayasım yok. Duş almam lazım. Alasım yok. Aynaya bakıyorum. Göz altlarım kırış kırış gibi geliyor, öyle mi sahiden? Yüzümü yıkamak için eğiliyorum, suyun soğuk tarafını açıyorum. Avuçlarıma suyu dolduruyorum, yüzüme vuruyorum suyu, bir kere daha, bir kere daha. Uyanana kadar tekrarlıyorum. Bugün işe gitmem gerekiyor, ya da gerekmiyor mu fark etmiyorum. Bugün Cumartesi, doğru. Çişim var. Şortumu, ardından da külotumu çıkarıyorum. Bacaklarımın zayıflığını fark ediyorum. Herhalde eskisinin yarısı kadar. Sallanıyor bacaklarım, sağlıksız zayıflamışım belli. Çişimi yapıyorum. İçtiğim biranın etkisinden herhalde, bir kova işiyorum. Taharet musluğunu açıp suyla kendimi temizliyorum. İki parça tuvalet kağıdı koparıp, kendimi kuruluyorum. Çıkardığım külotu banyonun ortasında bırakıp yatak odama doğru ilerliyorum. Şifonyerin en alt çekmecesini açıp, bir adet iç çamaşırı çekiyorum, giyiyorum. Yatağa geri giriyorum. Pike yerine kullandığım yorgan nevresimini üzerime çekiyorum. Hissettiğim tek şey, ağrı. İki göğsümün arası ağrıyor. Göğüslerimin arasına koyuyorum elimi. Göğüslerim de küçülmüş, pörsümüş sanki. Neye yarar? Çok mu önemi var? Uyumak istiyorum. Artık uyumalıyım. Uykuma geri dönmeliyim ama gözlerim acıyor. Çok acıyor. Cep telefonum nerede benim? Yatağın içinde elimi dolaştırıyorum, maden arar gibi, telefonumu arıyorum. Oysa yatağın boş tarafında, sümüklü peçetelerin arasında duruyor. Elime alıyorum. Facebook Messenger’a bakıyorum, en son ne zaman çevrimiçi olmuş acaba? 3 saat önce diyor. Saate bakıyorum. Saat sabah altı buçuk. Üç buçukta mı uyumuş oluyor? Ruh hastası mıyım ben şimdi? Neyi takip ediyorum? Bana ne ne zaman uyuduğu? Üç gün önce buraya gelip, yatağımda beni bırakan o değil mi? Adam beni sevmiyor. Güvenmiyor. İstemiyor. Şimdi olmaz diyor, sanki sonra olacakmış gibi. Uyuyamıyorum ama şimdi ben. Şu anda şu anda en çok ihtiyacım olan şey, uyku. Gözlerimi kapıyorum, deniyorum. Güzel şeyler düşünmeye çalışıyorum. Yüzü geliyor gözümün önüne. Bana güzel baktığı zamanlardan kareler geliyor. Gözlerim doluyor. Hayır, daha fazla ağlayamam ben. Evet hayır derken uykuya dalıyorum. Uyuyorum, belki üç, belki beş saat. Uyanıyorum, saate bakmak istiyorum, telefon elimde kalmış. Saat biri yirmi geçiyor. Öğlen olmuş. Ne ara öğlen oldu diyorum. Ne ara ben bu kadar uyudum? Yataktan kalkmak istemiyorum doğrusu, biraz daha kalasım var. Kalkmam lazım ama. Su içmem lazım, yemek yemem lazım. Evet ne canım ne de vücudum istiyor ama yapmam lazım. Kalkıyorum yataktan. Yatak odamın turuncu perdelerini açıyorum. Güneş ısıtıyor sokağı, ğöğü, belli. Yatak odamdan çıkıyorum. Salona ilerliyorum. Salonun da bütün perdelerini açıyorum. Gözüm takılıyor, çerçevedeki resimlere, kaldırmak lazım diyorum. Mutfağa gidiyorum, dolaptan bir bardak alıp sürahiye dolduruyorum. Başım ağrıyor. Karnım aslında aç ama hissetmiyorum. Başım kocaman. Başım bir ton, ağırlık. Yatak odama geri dönüp ilaç kutusundan bir tane ağrı kesici alıyorum. Mutfaktan doldurduğum su bardağını alıp ağrı kesici içiyorum. Dayanılacak gibi değil bu ara. Benim başım hiç ağrımaz, benim başım hep hafiftir. Şu anda değil. Şu andaysak, zaman şimdi ise, bu zaman bana iyi davranmıyor. Ne bana ne de başıma. Suyun geri kalanını da içiyorum. Bir bardak daha su koyuyorum kendime. Kendimi su içmeye zorlamalıyım. Su içmeliyim daha fazla. Soğuk olmalı hatta. İçiyorum iki bardak su daha. Mutfaktan çıkıp salona gidiyorum. Tekli koltuğa oturuyorum. Gözüm aldığı çiçekte. Duruyor öylesine orada. Tek başına, yalnız, terkedilmiş, ilgime muhtaç. Veremediğim ilgiye acıyorum, bitkiye, kendime, salona, parkelere, duvarlara acıyorum. Saç tellerime, göz altlarıma, ellerime, ayaklarıma ve bakıma muhtaç her bir hücreme. İlgiye aç, şefkate hasret her bir uzvuma. Düşünüyorum, ne beni hale getirdi? Bir ayrılık mı? Birini sevmek mi? Aşık olmak mı? Bir insan tek bir insanı ne kadar sevebilir ki? Sanki annemden, babamdan, kardeşimden, çocuğumdan ayrılmışım gibi hissediyorum. Sanki kalbimin bir köşesini ciğerimden sökmüşler, alıp atmışlar ve bulamıyorum. Arıyorum ama bulamıyorum. Suçluyorum kendimi. Neden yaptım bu hareketi diye. Neden görüştüm ki, ne gerek vardı? Yapmasaydım burada olur muydu? Acaba yetebilir miydim Ali’ye? Düşünüyorum, beynim patlayana kadar, dumanlar çıkana kadar, hatta patlaması da yetmez, tavana sıçramalı beynimin tüm kalıntıları, kazımalılar, düşünürken oldu demeliler. O kadar değerliydi ki yaşadığım, bu yaşadığım değeri kaybetmenin acısı, doğurduğum bebeği kollarımdan alıp bir başka aileye vermeleri gibi. Kalkıyorum oturduğım yerden, durarak olmuyor çünkü. Mutfağa gidiyorum, sakladığım yerinden sigara paketini çıkarıyorum. İçinde üç adet var. Sigara içmiyorum ben aslında. Şu anda normalde yapmadığım her şeyi yapma özgürlüğüm var. Donsuz balkona çıkabilir, avazım çıktığı kadar bağırabilir, hatta beş gün yemek yemeden de geçirebilirim. Kimse yok etrafımda. Kimse bilmiyor, gerçekten ne kadar ağladığımı, ağlarken içimin ne kadar acıdığını ve artık göz kenarlarımın bile buna isyan ettiğini. Bir sigara yaktım mutfakta. İçime çekemiyorum, ne de olsa ciğerlerim bile bu kadar hıçkırığa isyan ediyor. Üstümde sarı-beyaz çizgili tişörtüm, altımda lacivert üzerine ay desenli külotum ve yalınayak mutfakta sigara içiyorum. Ben sigaradan nefret eden Irmak. Hayatta şu anda neyi seviyorsun, neyi sevmiyorsun diye sorsalar, sevdiğim tek şey Ali derim, nefret ettiğim tek şey de Ali çünkü beni terk etti. Benden ayrılmadı, beni terk ediyor. Bırakıyor. Yapayalnız. Sesli söylüyorum kendi kendime. “Terk etti beni” Sigaramdan bir nefes daha alıyorum, mutfak duvarına yaslanıyorum. Normalde ayrılıklarda mutfakta tonla kirli tabak birikmesi beklenirken temiz bir tezgah görüyorum, birkaç boş bardak ve de bir boş bira şişesi. Yemek yiyemiyorum. En son ne zaman iştahla yemek yedin diye soran olursa herhalde malum kavganın olduğu akşam diyebilirim. Temmuz’un 21’i. Bugün Temmuz bitmiş artık, Ağustos ayının rezil yükünü çekiyorum. Sigaramdan bir fırt daha alıyorum. Sigarayı sevdiğim falan yok, laf olsun diye içiyorum. Aklıma geliyor, o gün, sokağın ortasındaki kavgamız. Yere çöküşüm, ne olursun beni affet deyişim. Seni aldatmadım deyişim, sonra kalkamayışım yerde kalışım. Onun bana “bu iş burada bitti, iyi bok yedin, gittin o adamla görüştün, iyi bok yedin” dediği geliyor aklıma. Sigaramdan bir nefes daha alıyorum. Gözyaşlarım zaten gözümden çıkmaya alışkınlar. Neyse ki bu sefer hıçkırıkla değil, usul usul geliyorlar. O anları tam bir haftadır her gün gözümün önünden geçiriyorum zaten. Gitmiyor. Nefretle bağırışı gözümün önünden gitmiyor. Düşünüyorum, ne yapsam farklı olurdu diye? Aklıma bir şey gelmiyor. Gözyaşlarım süzülüyor yavaş yavaş. Hak ettim ben diyorum. Hak ettim ben. İnsan sevdiğinin kılına zarar gelsin istemez. Ali’yi üzdüm. Hesabını vereceğim. Acısını çekeceğim ve ondan sonsuza de ayrı kalacağım. Ömrüm boyunca bu yükü, bu acıyı taşıyacağım. Onu üzmek, kendimi üzmekse, evet üzüleceğim. Sonra aklıma düşüyor, “bu akşam evine git” deyişi. Ondan her ayrı geçirdiğim akşam onu özlediğim zamanlar düşünüyorum. Her akşam onu görme isteğimi anımsıyorum. Hissediyorum, sanki dün gibi. Evimdeyim. Dediği gibi evimdeyim artık. Ali yok. Duvarlar var, sessiz duvarlar ve benim sessiz çığlıklarım var içimde. Sigaramdan son nefesi alıp lavabonun içinde söndürüyorum. Mutfaktan çıkıp salona geri dönüyorum. Ev sessiz. Pazar günlerimiz aklıma geliyor. Her Pazar günü Ali’ye kahvaltı hazırladığım sabahlar. Ali’nin kahvaltı etmek istememesi, benim zorlamam, bir türlü o ortak noktada buluşamamamız. Ona sigara içme dedikçe, balkona çıkıp sigara içmesi. Benim şikayet etmem. Şimdi, az önce, ben, sigaradan nefret eden Irmak, sigara içtim. Koltuğa oturuyorum. Sehpanın üzerinde duran diz üstü bilgisayarımı alıp kucağıma koyuyorum. Müzik dinlemek iyi gelebilir diye düşünüyorum. Çok eskilerden bir parça çalasım geliyor. Placebo’dan Without You I am Nothing. Bu şarkıyı taa üniversite hazırlık zamanında dinlediğimi hatırlıyorum. O zaman aşk acılarım yoktu diye düşünüyorum. O zaman çocuktum, büyümek istemeyen, ama büyümüş numarası yapan bir çocuk. Şarkı çok eski ama his daha da eski.

O histe kalmak istiyorum bir an. Bir an olsun hiçbir şey yaşanmamış, alelade bir güne başlamışım gibi hissetmek istiyorum. Oysa ki çok taze. Şarkıyı dinliyorum, gözlerim kapalı. Bitiyor. Gözlerimi açıyorum. Yatak odama doğru ilerlemek için koltuktan kalkıyorum. Dün giyip çıkarıp fırlattığım şortumu giyiyorum. Bacaklarıma bakıyorum. Tüylerim çıkmış. Umursamıyorum, ne önemi var ki diyorum. Üzerimdeki tişörtüme bakıyorum, giyilebilir duruyor. Yatağımda unuttuğum cep telefonumu elime alıyorum. Cevapsız çağrıları görüyorum. Annem, Sevgi. 3 cevapsız çağrı. Telefonumu şortumun cebine koyup, cüzdanımı omuz çantama koyuyorum, çantayı omzuma asıyorum. Hava günlük güneşlik, malum yaz. Güneş gözlüğümü evin içinde aramaya başlıyorum.  O kadar dağınık ki, her yerde buruşmuş kağıt peçeteler, yerde üç günden fazladır duran iç çamaşırları, boş plastik su şişeleri ve neredeyse iki haftadır temizlenmemiş banyo… Güneş gözlüğü bu karışıklık içinden boş küçük depo olarak kullandığım odada yere attığım sırt çantasının üzerinden çıkıyor. Ne ara ne zaman onu oraya koyduğumu tabii ki hatırlamıyorum. Güneş gözlüğümü kafamın üstüne takıp, çantamı da omzuma asıyorum. Anahtarları asıl duvarda asılı olduğu anahtarlıktan alıyorum, kapıyı kilitleyip evden çıkıyorum. Kulaklığımı almayı unuttuğumu fark ediyorum. Tekrar kapıyı açıp, ayakkabılarımı çıkarmadan yatak odama yöneliyorum. Yerdeki bir tomar eşyanın üzerinden mor kulaklığımı alıp omzuma astığım kırmızı çantamın içine koyuyorum. Parmak uçlarımın üzerine basa basa yatak odasından çıkıp, tekrar daire kapısını kilitliyorum. Merdivenlerden aşağıya iniyorum, apartmandan çıkıyorum. Apartmandan çıktığım gibi kendimi Acıbadem Caddesi’nin kalabalığında buluyorum. Caddeden seyyar bir satıcı geçiyor. Caddenin öteki ucundaki çiçekçiye gözüm takılıyor. Çiçeklerini yerleştiriyor özenle. Beyazları, morları, kırmızıları ayırıyor. Gülü, karanfili, sümbülü öbek öbek ayrı kaselere yerleştiriyor. Orada amaçsızca izliyorum onu. Caddenin kenarında durduğumun bile farkında değilim. Yanımdan hızlıca bir araba geçiyor, ürküyorum. Bir adım geriye atıyorum. Güneş gözlüğümü takıyorum, ardından çantamdan kulaklığımı takıyorum, kablonun ucunu da cep telefonuma takıyorum. Müzik listemi açıyorum. Herhangi bir şarkıyı seçiyorum, o da Adele – Daydreamer oluyor. Acıbadem Caddesi’nden Kadıköy’e doğru yürümeye başlıyorum. Çok bir fikrim yok nereye gittiğimle alakalı. Sadece yürüyorum. Yürüdükçe yapraklarımdan arınıyorum sanki. Kuruyan dallarım tek tek yere düşüyor. Kadıköy’e doğru yaklaşıyorum. Hava Ağustos sıcağı, otuz bilemedin otuz iki derece. Kadıköy Meydan’a geldiğimde duraksıyorum. Cep telefonuma bakıp, saati kontrol ediyorum. Saat 15.10. Kadıköy – Beşiktaş vapur iskelesine doğru koşmaya başlıyorum. Koşmayı sevmem ama koşuyorum. Yetişesim var bir şeylere sanki 15.14’ta iskelede oluyorum. Cüzdanımdan akbilimi çıkarıp turnikeye basıyorum, geçiyorum. Derin derin nefes alıyorum, Dört dakika kadar koşmak beni nefes nefese bırakıyor. Vapurun üst katına çıkıyorum. Hafta sonu olması sebebiyle yer bulmak imkansız. İnsanlar balık istifi gibi alt alta üst üste oturuyorlar. Yere oturmaya karar veriyorum. Zaten pisim. Duş almamışım, bacaklarım tüy dolu, iki bilemedin üç gündür doğru düzgün bir şey yemiyorum. Daha ne olabilir? Yere bağdaş kuruyorum. Vapurdaki insanlar bana bakıyorlar. Bakışlara aldırış etmediğim nadir anlardan birini  yakalıyorum. Kulaklığım hala kulağımda, melodiler aralıksız eşlik ediyor yolculuğuma. Beşiktaş’a gidiyorum. Sebebi yok. Sonra psikoloğumun dedikleri aklıma geliyor. “Irmak Hanım, aslında farkındasınız, her şeyin sebebi var, iç dünyanızda her şeyin bir anlamı var” Biliyorum. Ali’yi görmeyecek bile olsam ona fizikken yakın olmak istiyor içim. İçimin istekleri bitmiyor ve isteklerini susturamıyorum. Gittikçe acıyor, acıdıkça deşiyor ve deştikçe kurtaramıyorum kendimi. Vapurdayım. Yerde bağdaş kuruyorum, yağlanmaya yüz tutmuş saçlarım iki gram rüzgarla dalgalanıyor. Saçlarım bakımsız, kalbim gibi. Bakıyorum denize. Vapurla beraber uçuşan aç martılara. Müzik dinleyerek, sağa sola bakarak ve kafamda uçuşan düşünceleri ertelemekle geçiyor yolculuk. Vapur Beşiktaş’a yanaşırken, merdivenlerden aşağıya iniyorum. Yanaşırken birazcık sarsıyor, yanımdakine çarpıyorum. “Pardon” diyorum, diyebiliyorum. Vapur yanaşınca iskeleye zıplıyorum. Kalabalıktan kaçarcasına uzaklaşıyorum. Sağ taraftaki çıkıştan ilerleyip Beşiktaş – Harbiye dolmuşlarına doğru yürüyorum. Cebimde ne kadar para olduğunun farkında değilim. Tek bildiğim yaşam ortamımdan uzaklaşmak isteğim ve ona yakınlaşmak. Dolmuşun arka koltuğuna oturuyorum. Kenara geçiyorum ki bu pis Ağustos sıcağında yanıma oturan insanın vücut sıcaklığına maruz kalmayayım. En korkuncu ortada oturmak diye düşünüyorum. Çantamı açıp cüzdanımın bozukluk para kısmını karıştırıyorum. Bir sürü on kuruş görüyorum. 1.75 liradan sonrasını on kuruşlarla tamamlıyorum. 2.50 lira uzatıyorum öndeki yolcuya “Bir kişi uzatır mısınız?” diyorum. Parayı uzattığım yolcuya teşekkür ediyorum. Dolmuşun kalkmasını bekliyoruz. Bu sırada burnumun aktığını fark ediyorum. Ağlamak o kadar günlük hayatın bir parçası olmuş ki benim için burnumun akmasını çok garipsemiyorum bile. Vapurda, belki de vapurdan indiğimde dolmuşa yürürken ağlamış olabilirim. Artık ne zaman ağladığımın, ne için ağladığımın çeteresini tutacak durumda değilim diye düşünüyorum. Olduğumun durumun gerçekliği ve yanılsamalarım o kadar birbirinden zıt ki, ne yapacağımı zaten bilemez haldeyim. Tek bildiğim iyi olmak istediğim ama bunu hak etmediğim. Hak etmediğim bir iyiliğin de peşinden koşmuyorum. Hak ettiğim üzüntünün peşimi bırakmamasını da garipsemiyorum. Olması gerekeni yaşıyorum. Ben Ali’nin güvenini sarsmanın acısı ve bedeli her ne ise ödüyorum. Şimdi tek yapmam gereken, onun da dediği gibi zamanı beklemek. Bekliyorum. Sabırsızım ama bekliyorum. Ali’nin dedikleri kulağımdan gitmiyor. “Sana güvenemem artık, beni bırakman lazım” Zaten fazla da bir seçimim yok. Bırakıyorum. Bir yandan bırakamıyorum. Aradaki sıkışmışlığı da hem kendimle hem de psikoloğumla konuşuyorum. Bugün günlerden Cumartesi. Daha dört gün var seansıma. Gitmek istemiyorum ama çözmek istiyorum. Bendeki sorun her ne ise çözülsün istiyorum. Ali’ye “bak ben çözdüm, bak ben artık iyiyim, ben artık seni mutlu edebilirim, mutlu olabiliriz” demek istiyorum. Tek istediğim bu, ama bunun için önce bu acının derinden işlemesi gerek. Dolmuş bu sırada doluyor. On dakika içinde gene kendi girdabıma girmiş, oradan alınması gerekenleri almış, sırtımda kocaman bir yükle iç dünyamdaki yolculuğuma devam ediyorum. Dolmuş hareket ediyor. Barbaros Bulvarı’ndan geri dönüp, Akaretler’den Maçka’ya doğru yol alıyor. Maçka Parkı’nın önünden geçerken şöfore inmek istediğimi söylüyorum. Maçka Parkı’nda biraz oturmak istiyorum, biraz. Dolmuştan iniyorum, karşıya geçiyorum. Maçka Parkı’nın bu kadar kalabalık olduğunu daha önce düşünemediğimi fark ediyorum. Parkın kapısından içeri girip, parkın aşağısına götüren merdivenlerden inmeye başlıyorum. Telefonumdan müziğin sesini biraz kısıyorum, arkamdaki insanlara yol veriyorum. Merdivenlerden inmeye devam ediyorum. Taa ki yeşil alanı görene kadar. İnsanlar arkadaşlarıyla, sevgilileriyle, çocuklarıyla, köpekleriyle eğleniyorlar. Gülüyorlar, günü yaşıyorlar Hayat akıyor onlar için. Akmayan hayatım ve ben çime oturuyoruz. Bağdaş kuruyorum oturduğumda, hafif ağrıyan sol dizimi ovuşturuyorum. Herhangi bir yere odaklanmamaya çalışarak etrafa bakıyorum. Odaklanmaya başladığım her noktada gözlerim dolacak gibi hissediyorum. Hissizleşmeyi dilediğim dakikalardan birini daha yaşıyorum. Buraya niye geldiğimin farkında değilim. Aslında amacım belli ama amacından bağımsızcasına hareket etme isteğim de nüksediyor. Buraya yas tutmaya geldiğim apaçık. Buraya biraz acı, gözyaşı gömmeye geldim diyorum kendime. Bunu yapabilirim herhalde. Her ayrılık bir ölüm, hayatın sonu değil olsa gerek. Ben de yasımı tutup hayatıma devam edebilir, başka birilerini sevebilir, devam edebilirim. Kendime söylediklerim hiç gerçekçi gelmiyor, çünkü söylediğim anda bile biliyorum aslında hiç öyle olmuyor. Alman gereken dersleri almadan, kendini bir köşeye koymadan ve tamamen soyunmadan hiçbir şey geçmiyor. Kendinle çırılçıplak kalmadan yas tutulmuyor.

Düşünüyorum, yerde oturmuş, etrafımdaki içi boş olmayan mutlulukların arasında kendi hüznüme bir kap arıyorum. Bir kabın içine hapsedip, parkın derinliklerine bırakmak istiyorum. Daha fazla üzülemem ben, ve daha fazla kalbimi deşemem. Dünya gerçekliğinden kopup, kendi soyut dünyamda dolaşmanın verdiği rahatlıkla mı düşünüyorum acaba? Söylemesi kolay yapması zor eylemlerden bahsediyorum. Ne kadar hafifler? Biraz ileriden tanıdık birkaç kişi geçiyor. Ali’nin ofisten arkadaşlarını görüyorum. Oturduğum yerden ayaklarımla kendimi geriye doğru itmeye başlıyorum. Bir an bir tanesiyle göz göze gelir gibi oluyorum ama güneş gözlüklerimden, bakımsızlığımdan ve de yalnızlığımda olsa gerek tanımıyor beni diye düşünüyorum. Kulaklığımı alelacele çıkarıyorum. Kulaklığımı aldığım zamanlarda az ileride duran ve tanımayan Kerem’in de aynı kulaklıktan aldığı aklıma geliyor. Kulaklıktan tanıyacağını sanıyorum bir an. Ama uzaklaşmama rağmen Kerem uzaktan beni tanıyıp bana doğru gelmeye başlıyor. Bacağımdaki tüylerden, sümkürmekten kızarmış burnumdan ve de çökmüş göz altlarımdan utanıyorum. Yerden kalkmaya mecalim de yok. “Irmak?” diyor biraz şaşırmış bir ses tonuyla. Gülümseye çalışıyorum “Merhaba Kerem nasılsın?” diyorum kalkmadan. Kalkar gibi doğrulmaya çalışıyorum ama o otur otur dercesine eliyle bana işaret ediyor ve yanıma çömeliyor. “Nasılsın ya görüşemedik bir süredir, nasıl gidiyor? diyor. Bana sesler o noktadan sonra çok uzaktan gelmeye gibi başlıyor. “İyiyim Kerem, nasıl olsun iş güç, bir arkadaşımı bekliyorum şimdi, beraber parkta biraz vakit geçirelim dedik” diyorum. Yalandan başka bahanem yok. Ne diyeceğim şimdi, ölmüş vaziyetteyim Kerem, Ali’yle ayrıldık, her gün içime saat kurulmuş gibi ağlıyorum, derbeder haldeyim, psikoloğa gidiyorum, on bin tane sorunum var, ve hiçbirine de çözüm bulamıyorum demiyorum. İyi olmadığımı fark eder gibi oluyor ama çaktırmamak için “Benim de aslında kalkmam gerekiyor, arkadaşım beni arıyor parkın içinde ama sanırım bulamayacak” diyorum. Kerem durumu anlar ama anlamamaz gibi “Ya ben de bekletmeyeyim bizimkileri” diyor. Gülümsüyorum, geçmişten ona dair birini görmek ne kadar yaralasa da aslında hatırlatmasını da seviyorum o an. Tam giderken arkasını dönüp “Bu arada, umarım iyi hissediyorsundur, herkes için hayırlısı olsun” diyor. Gözlerime cam bir buğu iniyor ama çok da gösteresim yok. Kafamı sallıyorum sadece, ayağa kalkıp sol tarafa doğru yürümeye başlıyorum, cep telefonumu elime alıyorum, sanki birine mesaj atar gibi yapıyorum. Parktan hemen çıkmam lazım, Ali’yi de görebilirim, görmeyedebilirim, çok yakın mesafede olabilir, arkadaşları burada. O görmek isteyen istekli Irmak nerede? İç dünyamın girdaplarında kaybolacak gibi hissediyorum. Elim ayağım buz kesiyor bir anda. Görmemeliyim, şu anda kaldıramam. Hızlıca yürümeye devam ediyorum, parkın alt kapısına kadar hızla yürüyorum. Nefes nefeseyim. Cep telefonuma bakıyorum, saat neredeyse altı olmuş. Sevgi’yi geri aramadığımı fark ediyorum çünkü mesaj atmış. “Irmak merak ettim, annen beni aradı, geri aramamışsın onu, neredesin?” diyor. Sevgi’yi arıyorum, o sırada yere çöküyorum, kaldırım taşının üzerine oturuyorum. Sevgi “Irmak yahu nerelerdesin meraktan öldüm” diyor ve sıralıyor. Söylediklerinin bir kısmını dinliyorum bir kısmını dinleyemiyorum. “Kızım bak sana diyorum, Irmak, sarı inat, bak hiç kendini üzme daha fazla, biliyorum ben senin ne alemde olduğunu ama bak çok merak ediyorum seni, ne olursun kendine gel, neredesin sen şimdi?” diyor. Ses sanki çok uzaktan geliyor. Sanki bir ses bombası atılmış da, on kilometre öteden yankılarını duyuyorum. Tek hissettiğim derin, gerçek bir yalnızlık. Telefonun diğer ucunda, beni sevdiğini, önemsediğini söyleyen ve nerede olduğumu merak eden biri olmasına rağmen. Derin bir yalnızlık. Sesi tekrar yankılanıyor kulağımda “Irmak, duyuyor musun sen beni?” “Evet” diyorum. “Kusura bakma Sevgi, galiba tansiyonum düştü, boğuk geliyor sesin” diyorum. Sevgi’nin içini rahatlatacağına galiba daha telaş yapacağı bir şeyi söylüyorum. “Her neredeysen eve dön, ben sana geliyorum bu akşam” diyor. Bir şey diyemiyorum Sevgi’ye. Çok fazla söylenecek biri değil çünkü. Amerika’da tesadüfen karşı Çinli komşumun bir aylığına bir odasını tutan bir Türk kızıydı Sevgi. Öyle tanışmıştım onunla. Bir ay boyunca adaptasyon süresince bana çok yardımcı olmuştu. Adım adım New York’u gezdirmiş, Brooklyn’in en köşe bucak sokaklarını bana tanıtmıştı. Sevgi eve dön diyor şimdi. Dönmeliyim. Oturduğum yerden elimle yerden destek alarak kalkıyorum. Beşiktaş’a doğru yokuş aşağı yürüyorum. Kulaklığımı çantamdan çıkarıp kulağıma takıyorum, kablonun diğer ucunu da telefona. Biraz daha keyifli bir şeyler dinlemeliyim diye düşünüyorum. Gün be gün akıl sağlığımdan oluyorum. Güçlenmeliyim diye düşünüyorum. Bu düşünme tarzım ve halim çok sevdiğim insanların sesini duyunca an be an geliyor ve on dakika sonrasında da bir toz bulutu haline geliyor. Bu kadar dengesizliğin içinde denge aramam zaten şaşırdığım bir şey. Şaşırıyorum kendi halime, hala nasıl bir dengenin peşinde koştuğuma. Olamayan denge, oldurulamayanlar ve benim isteklerim diye düşünüyorum. Gitmem gerekiyor. Düşünürken Beşiktaş’a varmış oluyorum bile. Motora mı vapura mı bineyim diye tereddüt ediyorum, arada kalıyorum. Vapurun saatine daha var. Motora yöneliyorum, akbilimi basıp turnikelerden geçiyorum, motorun üst katına çıkıyorum. Açık havada oturuyorum, çok kalabalık yok. Genelde kalabalık Anadolu tarafından Avrupa’ya akıyor. Malum Cumartesi. “The Tree Ring’den Brushbloom Glow’u” dinlerken kulaklığımı çıkarıyorum. Bütün gün kulağımda kaldığından kulaklarımın acıdığını hissediyorum. Motor yavaş yavaş Üsküdar’a geçiyor. Üsküdar’dan tekrar Kadıköy’e oradan Acıbadem’e geçecek halim yok, yorgunum. Maçka Parkı’na giderek vücudumun tüm kinetik enerjisini harcadım gibi geliyor. Param var mı diye kontrol etmek için çantamdan cüzdanımı çıkarıp içine bakıyorum. Sadece yirmi liram var, on beş lira yeter herhalde diye düşünüyorum. Motor yanaşıyor. Üsküdar’ın mutsuz kalabalığına karışıyorum. Taksi bulmak vaktimi alıyor. En sonunda güç bela bir taksiyi durduruyorum. Acıbadem Türk Telekom’a gideceğiz diyorum. Aklımdan eve bir şeyler almak geçiyor. Evde hiçbir şey yok. Sevgi geliyor. Kesin o yemek pişirir diye düşünüyorum. Acıbadem’e çıkan yolda yol çalışması olduğundan başka bir yoldan gidiyoruz. Taksimetreyi kontrol ediyorum çoktan on altı lira olmuş durumda. Taksi Acıbadem Caddesi’ne çıkınca inmeliyim diye düşünüyorum. Cebimde başka nakit para yok. Taksi Acıbadem Caddesi’ne çıkan yokuşta trafiğe takılıyor. Şoförden özür dileyerek inmek istiyorum. Dilenecek özür çok bu aralar. Biri de taksiciye gitsin diyorum. Cebimdeki son yirmi lirayı uzatıyorum. İki lira geri alıyorum ve iniyorum. Yokuştan yukarı çıkmaya başlıyorum. Havanın o bunaltıcı sıcaklığı yerine Ağustos akşamlarının çok hafif serinliği çökmeye başlıyor. Seviyorum bu havaları. Acıbadem Caddesi’ne ulaşıyorum, Türk Telekom’un yönüne doğru, aşağıya yürümeye başlıyorum. Sağda kalan büyük zincir marketlerden birine giriyorum. Aklımda makarna, yoğurt, makarna sosu ve de kıyma almak var. Sevgi’yi aramak aklıma geliyor, ne de olsa ben yemek yapmam, o yapar diyorum. Sevgi’yi arıyorum, üç kere çaldıktan sonra açıyor. “Marketteyim, evde hiçbir şey yok, ne alayım?” diyorum. “Aşkım ne istersen al sen, evde ne varsa ben bir şeyler pişiririm, sen kesin yemek falan yememişsindir” diyor. Gülüyorum “Evet, nereden bildin? O zaman ben makarna falan alacağım, çok vakit harcamayalım” diyorum. “Ben malımı bilirim, haydi ben metrobüsteyim, yarım saate de ordayım çok oyalanma, makarna suyunu da kaynat” diyor. “Tamam” diyorum. Sevgi’nin diyeceği her şeye zaten tamam diyesim var. Ne dese doğru çıkıyor, her kalbim kırıldığında olamasa da yanımda, en büyüklerinde hep oluyor. Alışveriş yaparken New York’ta bana baktığı zamanlar geliyor aklıma. Nasıl evimi temizlediği, gelip çorba yaptığı. “Bu adam neden bana böyle davranıyor” diye haykırdığım zamanlarda sırtımı sıvazlayıp “çok güzelsin sen, geç, önüne bak” dediği günleri unutmuyorum. Bu sefer farklı ki, Sevgi de durumumun farkında. “Çok güzelsin, önüne bak” diyemiyor. Dinliyor, o koca ela gözlerini aça aça dinliyor, bana hak veriyor, Ali’ye hak veriyor ve hep “bir araya geleceksiniz bence” diyor. Belki Sevgi umutlarımı hep yeşerten olduğundan, bana çok iyi geliyor. Kollarımda iki paket makarna, yarım kilo yoğurt ve yarım kilo kıyma ile kasaya doğru ilerliyorum. Gözlerimin çöküklüğünden midir yoksa yorgunluğun anlaşılmasından mıdır bilmem, sepeti dolu biri bana sırasını veriyor. Teşekkür ediyorum ve mahcup oluyorum. Cebimde nakit kalmadığından banka kartıyla ödeme yapıyorum. Bu ara resmen fazla gıda almadığından çok para harcamıyorum. En fazla para harcadığım zamanlar taksiye binince oluyor diye düşünüyorum. Marketten çıkıp eve doğru yol alıyorum. Apartmanın önüne geldiğimde komşulardan birkaç tanesinin apartman kapısında konuştuklarını görüyorum Beklemek istiyorum, bekliyorum çünkü günlerdir bağıra bağıra, anıra anıra ağlamalarımı duyan komşularla göz teması kurmak dahi istemiyorum. Bekliyorum ancak gidecekleri yok gibi. “Ne kadar kötü olabilir ki?” diye düşünüyorum. Aralarından geçerken “iyi günler” diyorum. O kadar hızlı geçiyorum ki bana cevap beklemelerini beklemiyorum. O sırada tabii laflarını da kesmiş oluyorum. Alt katımda oturan teyze bana “sana da yavrum” diye cevap veriyor ama dönüp arkama bakıp gülümsemiyorum bile. Sahte gülücükleri başka zaman kullanırım diye düşünüyorum. Ne de olsa ihtiyacım oluyor, mesela işte. Asansörü çağırıyorum. İkinci kata merdivenlerle çıkmak istemiyorum. Asansöre binip ikinci kata çıkıyorum, çantamdan anahtarı çıkarıp kapıyı açıyorum. Ayakkabılarımı çıkarıp hemen poşettekileri mutfak tezgahına koyuyorum, aralarından kıymayı alıp buzdolabına koyuyorum. Beş litrelik içme suyunun az kaldığını fark ediyorum. Birazını kettle’a koyuyorum, kaynasın diye tuşuna basıyorum. Dönüp kapının girişinde duran terliklerimi giyiyorum. Saate bakmak için çantamdan telefonumu çıkarıyorum. Bu sırada Sevgi’den gelen mesajları görüyorum. Ne lazım diye soruyor. Su diye cevap veriyorum. Aslında az önce markete giden ben değilmişim gibi su istiyorum.

Telefonu kapatıp salonda sağa sola savrulmuş sümüklü mendilleri toplamaya başlıyorum. Hepsini bir poşete koymanın daha akıllıca olacağını düşünüyorum. Salonun ortasında halının üstünde küçük bir dağ yaratıyorum mendillerden. O sırada mutfaktan gidip plastik poşet alacakken kapı çalıyor. Otomatiğe basıyorum, sokak kapısını açık bırakıp mutfağa geri dönüp, poşetlerin olduğu alttan ikinci çekmeceden plastik çöp poşeti çıkarıyorum. Salona dönüp sümüklü mendilleri poşete doldururken Sevgi içeri giriyor. “Nerelerdesin sarıı?” diye sesleniyor. Alelacele mendilleri poşete doldurup ağzını sıkıca düğümlüyorum. “Ortalığı toparlıyordum, karşılayamadım, hoş geldin canım” diyorum. Bir elimde sümüklü mendillerle dolu bir çöp poşeti olmasına rağmen, Sevgi bir adım ileri atıp bana sarılıyor. Sıkı sıkı. Sarılırken de “nasılsın tatlım, iyi misin?” diye soruyor. Aslında kendi de sorunun cevabını çok iyi bilmesine rağmen, iyiyim cevabını ala ala benim de iyileşeceğimi düşünüyor. ”İyiyim Sevgi’ciğim, gördüğün gibi” diyorum. Geri çekilip “Aaaaa, olacak iş değil, gayet iyisin. Kızım çok zayıflamışsın, ne güzel olmuşsun sen valla fıstık gibi oldun” diyor. Gülüyorum. Sevgi’nin bu ara ara bana özgüven aşılama hareketleri çok hoşuma gidiyor. Zaten iyi bir arkadaştan başka ne beklenir ki? Kötü anında yanında olsun, sevsin, sarılsın, haklısın desin, sırtını sıvazlasın, hatalarında da uyarsın. Hepsi vardı, ihtiyacım olan her şeyin nadiren karşılandığı anlardan biriydi işte. Salona geçiyoruz. Sevgi o sıradan yolda gelirken aldığı üzümlü kekleri çantasından çıkarıyor. “Yeriz, yersin yersin” diyerek mutfağa geçiyor. Çay demlemek için ardından mutfağa yöneliyorum. Makarna suyu kaynamış, suyu bir tencereye boşaltıyorum. Makarnaları içine atıyorum. Bu sırada bana fırsat vermeden Sevgi, kettle’a su koyuyor ve çaydanlığın içine çay koyuyor. “Yemekten sonra birer çay içeriz” diyor. Makarna olana kadar Sevgi’yle mutfakta ayak üstü sohbet ediyoruz. Sevgi işinden gücünden bahsediyor. Kafamı dağıtmama aslında yardımcı oluyor. İşteki şikayetlerinden, patronunun çok onu sık boğaz ettiğinden, bir yandan da evdeki huzursuzluklardan bahsediyor. “Sıkmıyorum seni tatlım değil mi?” diyor. Gülümsüyorum. “Saçmalama, tabii ki anlatacaksın, ben anlıyorum seni, neden anlattığını” diyorum, tahta kaşıkla tencerede kaynamakta olan makarnayı karıştırıyorum. Sevgi bana “Tamam sen bırak bırak, git içeri salona, sofrayı kur, ben şimdi yağını tuzunu koyup, süzüp makarnayı getireceğim” diyor. Salona gidip yemek masasına Amerikan servisleri seriyorum.

Mutfağa geri dönüp Sevgi’nin tezgahın üzerine dizdiği tabakları, çatalları ve kaşıkları alıp sofrayı kurmak için salona götürüyorum. Sevgi elinde tencereyle arkamdan geliyor. Tabaklarımıza bol bol makarna dolduruyor. Ben “çok koyma yiyemem” diyorum. “Suratın zaten kaşık kadar kaldı, yiyeceksin” diyor. Ses çıkaramıyorum, ne de olsa Sevgi şu anda annem yerine, beni alıp besliyor, büyüyeyim diye uğraşıyor. Tencereyi mutfağa bırakıp, geri gelip karşıma oturuyor. Ben bir çatal alıyorum, Sevgi muhtemelen kafam meşgul olsun diye Amerika’daki eski günlerimizden bahsediyor. Çinli ev arkadaşının yaptığı damak tadına alışık olmayan yemekleri anlatıyor. “Hatırlıyor musun bir kere tatlı ekşi bir şey yapmıştı, senin ev bile kokmuştu” diyor. Gülüyorum, uzun zaman sonra. “Hatırlıyorum da, o sanırım tatlı ekşi değildi, başka bir şeydi hatta Çin yemeği olduğundan da şüphelerim var, Çin görünümlü Hint yemeğiydi” diyorum. Normal halime döndüğümü düşünerek Sevgi “ha işte, böyle. Irmak esprileri duymak istiyorum. Haydi tabağındakini de bitir” diyor. Tabağımdaki bitirecek kadar yiyemiyorum. Midem bulanmaya başlıyor. Bir haftadır ne yesem tadını tuzunu almamamın yanı sıra midem de bulanyor. Psikolojik herhalde deyip geçiyorum, deyip geçtiğim gibi bulantı da geçse çok iyi olacak ama istediğim her şeyin çoğunun olmaması gibi bu da olmuyor. “Ben bitirdim” diyorum, masadan kalkıp koltuğa oturuyorum. Sevgi anlamış olacak ki, üstelemiyor ve hızla sofrayı toparlayıp, bulaşıkları makineye dolduruyor. “Çay koyuyorum” diye mutfaktan sesleniyor. Cevap vermiyorum. Zaten nasılsa içmek istemiyorum. Koysa da koymasa da içmeyeceğim ki. Sevgi elinde çaylarla geliyor, sehpanın üzerine iki kupayı koyuyor. Ardından çantasından sigara paketini, çakmağını çıkarıyor. Balkona doğru yönelecekken “içeride içebilirsin, sorun değil bir taneden” diyorum. Emin misin der gibi bakıyor bana. “Eminim, otur iç burada” diyorum. Karşımdaki üçlü koltuğa geçip oturuyor. Sigarasını yakıyor, bir nefes alıp duraksıyor. “Irmak, böyle günlerin geçmez, biliyorsun, anlatmak ister misin? Çok da anlatmıyorsun, ne hissediyorsun?” diye soruyor. Gözlerim doluyor, çok tanıdık bir an. Ne hissettiğimi biliyorum ama anlatamıyorum. Bu bana psikoloğumun kendinizi entelektüel olarak çok iyi anlatıyorsunuz ama duygularınızı bir türlü dile getiremiyorsunuz sözünü hatırlatıyor. Anlatamıyorum, tam olarak içimden neyin koptuğun, neyin yaralı kaldığını kestiremiyorum. “Bilemiyorum Sevgi” diyorum. “Ne diyeceğimi ve nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Öyle bir an geliyor ki, her şeyi unutuyorum. Ayrılmanın acısını, zorluğunu bir an olsun unutuyorum. Hem zaten ayrılıklar da insanlar için değil midir? Ama başa çıkamadığım suçluluk duygusu ve kendimi anlatamamanın verdiği ağırlığı her gün taşıyorum. O yüzdendir ki her gün ağlıyorum. İçimdeki acı, yük, azalana kadar ağlayacağım” diyorum. Sevgi gel işareti yapıyor. Koltukta yanına oturuyorum. Sırtımı sıvazlıyor. “Suçlu hissetmen gereken bir şey yok ki, sen kimseyi aldatmadın, kimseye yalan söylemedin. Evet fazla dürüstsün, her şeyi olduğu gibi söylemek istiyorsun ama herkesin her şeyi bilmesine zaten gerek yok” diyor. Kafamda dönen cümle, herkesin her şeyi bilmesine gerek yoksa neyle tam olarak kendimi suçluyorum, hatta her şeyi ortalığa dökmemle, hiçbir şey saklamayarak, neden hala suçluyum? Ali’ye karşı mı kendime karşı mı suçlu hissediyorum? Veremediğim cevapları alıp bir buket yapıp kalbimin en dip köşesine yerleştiriyorum o anda. Daha iyi yapılacak bir eylem ve yaramı dindirecek ilaç yok. Sevgi’nin kucağına yatıyorum. “Çok özlüyorum Sevgi” diyorum. Uzun zamandır duymak istediğim şeyi söylüyor bana. Saçımı okşuyor. Annemin küçükken saçımı okşamasını hatırlıyorum. Saçlarımın belime kadar uzandığı, annemin her istediğimde pasta yaptığı, oyuncak bebeklerimle oynadığım, Gölcük’teki o küçük evimizi hatırlıyorum. Hep güldüğüm, gülümsediğim, annemden başka kimsem olmadığını hissettiğim anları düşlüyorum. Sevgi saçlarımı okşamaya devam ediyor. Tıpkı annem gibi, bana “Geçecek Irmak. Bütün bu olanlar iyi ya da kötü sonuçla sona erecek, ben Ali’yle anlaşacağınıza, tekrar konuşacağınıza inanıyorum” diyor. Yattığım yerden kafamı hafif kaldırıp yüzüne bakıyorum. “Peki benim kırılan kalbime ne yapacağız” diyorum. “Zaman” diyor Sevgi. Saçımı okşamaya devam ediyor.

…………………………………………………………………………………………………………………

BÖLÜM III

“Onun mutluluğu artık beni mutlu etmiyor. Onu görmek istemiyorum”

Doğum günüm yaklaşıyordu. Her doğum günü benim için özeldir ama bu sefer çok farklı olacak gibi hissediyordum. Ne de olsa hayatımda artık hayatımı paylaşacak, acı-tatlı anlarımı paylaşacağım Ali vardı. Zorlu zamanlar geçiriyordu ilişkimiz. Özellikle Ali’nin doğum günü gecesinde ettiği lafları affetmek çok zamanımı almıştı. “Kaç adamla beraber oldun sen?” diye bağırması bazen kafamın içinde çınlıyordu. O “her şeyini bana anlatabilirsin” diyen Ali gitmiş, yerine benden utanan, beni yeren bir adam gelmişti. Ali’nin doğum günü gecesinde ettiğimiz şiddetli kavga sonrasında ayrılığı düşünür olmuştum. Ali’den ayrılmak ölüm gibi bir şeyi. Ölümü düşler gibi ondan ayrılmayı düşlemiştim. Taa ki gözünden akan gözyaşlarını görüp samimiyetine inanmak istediğim zamana kadar. Gözümün içine bakıp “özür dilerim aşkım, seni üzmek istemezdim, çok özür dilerim, nasıl bunu yaptım?” diyordu. Bana düşen, insan olarak, affetmekti. Bu olaylardan sonra aramızdaki ince camdan duvar biraz daha kalınlaşmış, ben kendimi kendi köşeme çekmeye çalışırken, geçmişimdekileri düşünmeye başlamıştım. Nerede ne hata yaptım, ne kadar yanlış insanı hayatıma sokmuşum ya da gerçekten dediği gibi utanmalı mıydım? İşte tüm bu hengamenin ortasında benim doğum günüme gelmişti sıra. Ümidimi kesmemiştim, ne kendimden ne Ali’den ama gene de bir şeyler eksikti sanki. Doğum günümün bütün bu sorunlara bir perde çekecek mükemmellikte sadece Ali’yle geçmesini diliyordum. Sadece o olsun yanımda, ve kimseye dönüp bakmayalım diye. Şartlar ise bunun tam tersine idi.

Yakın zamanda Belçika’ya taşınmış arkadaşı Ceren onu ziyarete gelecekti. Ali “Ceren bende kalacak bir hafta kadar” dedi. Ceren’le hiçbir zaman Ali’nin kurduğu iletişimi kuramadığım için ortalıkta garip bir gerginlik oluyordu. Hatta Ali’yle ilk görüşmelerimizde hep Ceren’in olması, ondan onay ister halde olması beni çok germişti bu gerginlik ise buram buram hissediliyordu. Ceren, alımlı, Ali’yle hemen hemen aynı ortak zevkleri olan bir kadındı. Bir şeylerden bahsederken çok inanarak, gözleri ışıldayarak anlatması beni etkilemişti. Uzun zamandır yeni bir kadın karakterle tanışmadığımdan ilk başta memnun olmuştum ancak Ali’nin de ona aynı ışıltıyla bakması kafamı çok karıştırmıştı. Nitekim ilk zamanlardı. Baş başa yemeğe çıkmalı, Ali beni evime bırakmalı, kapıda beni öpmeli, sonra görüşürüz demeliydi. Romantik filmlerden böyle öğrenmemiş miydim? Bunun yerine beni evine çağırıp, Ceren’le ortak zevkleri üzerine saatlerce sohbet etmeleri, benim orada etkisiz eleman gibi oturup Ali’nin gerçekten benden hoşlanıp hoşlanmadığını teknik olarak olmasa da kendi fantezi dünyamda “rakip kadının” karşısında çözmem gerekiyordu. Başından havlu atasım vardı ama atmamıştım. Bana uygun olmayan tüm davranış şekillerini görmezden gelmeye çalışarak bir kuşkunun üstünü kendi iyi niyetimle kapamıştım çünkü kötü niyetli olamazdım ve içimi temiz tutmalıydım. Ceren’in Türkiye’ye tam da benim doğum günümün haftasında gelmesi Ali’nin zaten zar zor bana verdiği ilginin iyice azalmasına yol açacaktı. İsteyip istememek gibi bir lüksüm yoktu, bunun farkına varmıştım, sadece o günümde bu gerginliği yaşamak istemediğimi fark ettim.

O gün Ali’ye bana gel yemek yapayım demiştim. Çok yorgun bir gün geçirmemiştim, hazır Ali de gelmeyi kabul etmişti, elimden geldiğince zeytinyağlı pırasa ve bulgur pilavı pişirdim. Sofrayı hazırlamaya başladım, tek istediğim huzurlu bir yemek yemekti. Ali aradı ve biraz geç kalacağından eğer açsam onu beklememem gerektiğini söyledi. Ali’yi bekledim, çünkü beraber yemek yiyelim istiyordum. Kapıyı çaldığında gene o kocaman gülümsememle açtım. Her geldiğinde olduğu gibi. Kapıda bana sıkı sıkı sarıldıktan sonra tuvalete gidip ellerini yıkadı. “Çok yorgunum hayatım ama seni görmek çok iyi geldi” dedi. Yemek yiyelim diye hemen sofraya oturduk. Ali oturduğu yerden gününü bana anlatıyor, ofis içindeki iletişimsizlikten, yanlış anlaşılmalardan ve türevi bütün problemlerinden bahsetti. Yemekleri tabaklara servis ederken dikkatlice dinlemeye çalıştım ancak bunlar Ali’nin her gün bahsettiği, hiçbir zaman çözmek için adım atmadığı problemlerdi. “Hayatım bunları bana anlatıyorsun ama gerçekten hiç çözüm bulmak için bir şey yaptığın yok” dedim. Ali bozuldu. Verdiğim cevap beklediği duygusal desteği sağlamıyordu ne de olsa. Ben ise bu desteği ilişkinin en başından beri sağa sağlam, sorgusuz sualsiz hissetmediğimden, ona da veremiyordum. Haklıydı belki de, o anda ona hak da vermek istemiyordum. “Tamam o zaman anlatmayayım” dedi buruk bir sesle. “Hayatım tabii anlat da yani yapabileceğin çok az şey var. Ya bunlarla yaşamayı öğreneceksin ya da ofisteki iş arkadaşlarınla konuşacaksın ve çözeceksin. Bana anlatarak bir çözüm bulman mümkün değil” dedim ve servis yapmayı bitirdikten sonra tencereleri mutfağa götürdüm. Ali’nin sesi sedası çıkmıyordu. Konuyu uzatarak gerginliği artırıyordum. Ne Ali’ye yardımcı oluyordum ne de kendime. ”Neyse üstünde durmayalım bunun. Başka bir şey konuşalım” dedim. Aslında ne kadar da inandırıcı olmadığının farkındaydım. Bu kadar soğuk esen bir rüzgar sonrası konuşulacak çok fazla bir şey kalmıyordu da, bana göre bu rüzgar soğuk değil hafif serindi. Ali için ise dondurucu soğuklar gelmişti. Gülümseyerek “doğum günüm için Facebook’ta bir etkinlik oluşturdum ya, çok az kişi cevap vermiş aşkım, galiba az kişi gelecek, ama önemli değil” dedim. Ali de konuyu kapama isteğimi anlamış oldu ki “Evet fark ettim hayatım, baya az kişi katılacak gibi görünüyor” dedi. Ardından “ama önemli değil, bak benim arkadaşlarım da gelir, kalabalık oluruz bir şekilde” dedi. Oradaki “benim arkadaşlarımın” tam olarak neye tekabül ettiğinin farkında değildim. Tek bildiğim çok kalabalık olmayacak, yakınlarımdan oluşan bir doğum günü etkinliğine Ali’nin beni gerçekten seven hangi arkadaşlarının katılabileceğini düşünüyordum. Hemen hemen kimse yoktu. Başından bu zamana kadar ilişkimize bir şekilde onay vermeyen arkadaşlarının varlığı zaten yeterince beni kendim olmaktan uzaklaştırıyor, Ali’ye hissettiğim bağın güçlenmesine engel olduğuna inanıyordum.

“Arkadaşların derken kim gelecek ki?” diye soruverdim. “Cerenler gelecek ya Belçika’dan, işte onlar gelecekler, davet ettim.” Kalakalmıştım. Doğum günümde, kendi arkadaşlarımla, kendi çizdiğim güvenli bir ortamda eğlenmek istiyordum. Ceren’in gelmesi buna ne kadar engel olabilirdi? Bence çok, Ali’ye göre ise sıfır. Kendimi gereksiz bir tartışmanın içerisinde buldum. “Neden her önemli günümde, bana verdiğin değerden çok daha fazla değeri verdiğin dışarıdan apaçık belli olan birini doğum günüme çağırıyorsun” diye bas bas bağırıyordum. Oysa ki iç dünyamdaki mecali “Beni kimseye yargılatma, beni seni benim sevdiğim gibi sev, sadece bir gün benimle ol, başkasına tercih etme” demekti. Becerememiştim. Ali de yönetmeyi becerememişti. Sanki elimizde yavru bir köpek vardı ve bağını bıçakla çözmeye çalışırken onu yaralamıştık. Sofradaki sessizliği bozacak lafım yoktu. “Ben artık insanları davet ettim ne yapayım yani, gelmeyin diye arayayım o zaman” dedi Ali. “Hayır sakın, şu anda ararsan daha kötü olur. Bana sorup davet etmeni tercih ederdim, sonucunda benim doğum günüm” dedim. Dışarıdan ne kadar kıskanç, histerikli ve anlayışsız göründüğümün herhangi bir önemi yoktu. Ali ise “haklısın” diyerek olayı kapamak istiyordu besbelli ve o kadar net ve açıktı ki aslında ona göre haklı olmadığım. Elini kaldırışından, gözünü kırpışına kadar “haksızsın ve bunu yaptığın için senden nefret ediyorum” deyişi süzülüyordu. Odanın duvarlarına çarparak gözlerimin içine yer ediniyordu. Sessiz bir oyunun oyuncularıydık o anda ve çatışmanın sessizlikle vücut bulduğu andaydık. “Sakın arayıp bir şey söyleme artık onlara, bana sormanı isterdim ve beklerdim. Çok yakın arkadaşlarımla bir gece geçireceğim, ondan benim doğum günümde benim isteklerim geçerli olsun istiyorum” dedim. Ne kadar duyulduğu belli değildi. Kendimi ifade sorunu mu yaşıyordum yoksa Ali mi beni duymak istemiyordu çok belli değildi. Zaten neyin ne olduğunun da çok önemli olmadığı gene kırıcı, yıkıcı bir tartışmanın içerisinde bulmuştuk kendimizi. Ali cevap vermedi ve konuyu da uzatmadı ama kırgınlığı tabağındaki yemeğiyle oynayışından, çatal atıp, ağzına bir lokma atmamasından belli oluyordu. Bir şey yapasım yoktu. Ne yapsam artık düzeltemeyecektim. Benim Ali’ye hissettiklerimin Ali’nin bana hissetmediği aşikardi. Onu anlamanın hüznü çökmüştü üzerime. Alt tarafı boktan bir doğum günüydü aslında. Ayşe gelse Fatma gelse ne fark edecekti? Benim için fark ediyordu işte. Benim hissettiklerimin aslında kendi iç dünyamdaki gerçekliğinin kabulünü görmek istiyordum. Ali ise reddediyordu her gün. O kendi gerçekliğinde, kendi dünyasındaydı ve ikimizin yaptığı yapma bozma dünya ise adeta bir gece kondu gibi her geçen gün bir parçasını yere bırakıyordu. “Yemeğini yiyecek misin?” diye sordum. Ali “Doydum ben, kalkacağım” dedi ve masadan arkasını bakmadan bile kalktı. Sehpanın üzerinde duran sigara paketini ve sarı çakmağını alıp balkona çıktı. İçi yarı dolu olan tabaklarla kala kalmıştım. Haklıydım ben. Çok haklıydım ve Ali haksızdı. Haklılığıma inanarak sofrayı topladım. Tabaklarda yarım kalan yemekleri çöpe döktüm. Sokak hayvanları için ayıracak vicdanım bile kalmamıştı. Ali hala balkonda gerginlik sigarasını içiyordu, ben ise gerginlik bulaşıklarını bulaşık makinesine özenle yerleştiriyordum. Özen artıkça süre artıyor, süre artıkça aramızdaki gerginliğin boyutu bir tık daha artıyordu.

Yapılacak çok fazla bir şey yoktu. Ali’nin kırdığı potlar, düşüncesizliklerimi ya sarıp sarmalayıp kabul edecektim, hayatındaki arkadaşlarından sonra gelmeyi yetersizlik olarak görmeyecektim ki çok zordu, ya da gidecektim. Önümde fazla bir seçenek yoktu. Sadece bir doğum günü partisi için yapılacak hareket değildi elbette. Kendi kendimi bu şekilde ikna ediyordum çünkü elimdeki ilk ve son şeye bakıyordum. Nasıl sevdiğime. Kimseyi sevemediğim kadar sevdiğime. Ya da unuttuğum sevginin tekrar canlaşışına. Ali balkonda sigarasını içerken ben sofrayı toplamış, sinirimi yatıştırmış, gözlerinin içine bakıp “tamam sakinleşelim” demeye hazırlanmıştım. Balkondan gelen Ali, soğuk, hissiz ve muhtemelen anlayamayacağım kadar kırgındı. Kucaklayamadım. Konuşmak istercesine gözünün içine baktım. Derin derin. Bir ses gelmedi Ali’den çünkü pek yüzüme bakmıyordu. Beni ihmal de etmiyordu ama çaresizliğinden benim varlığımı da gözetemiyordu. Üçlü koltuğa geçip oturdu, iPad’ini eline aldı. Elinde iPad’le ne yaptığına bakmama gerek yoktu, muhtemelen gerginliğinin had safhada olmasından dolayı, bu ortamda aslında bulunmak istemiyordu ve oyun oynayarak bu durumu geçiştirmek istiyordu. Oysa ben konuyu kapamaya hazırdım. Ne zaman ben hazırsam o zaman Ali hazır olamıyor, ne zaman o hazır olsa benim için çok şey geç oluyordu. Bir türlü adımlarımızı yaklaştıramıyorduk. “Konuşmayacak mısın?” dedim. Ali kafasını iPad’den kaldırıp yüzüme baktı. “Irmak ne diyebilirim ki, arkadaşlarımı istemiyorsun” dedi. Teknik olarak dediği doğru, duygusal olarak ise çok yanlıştı. “Arkadaşlarını istemiyor değilim, bana sormadan davet etmen bana saygısızlık. Ayrıca zaten asıl doğum günüm olan günü sadece seninle kutlamak istiyorum. Eğer bir hafta sende kalacaklarsa o günde beraber kalamayacağız demektir” dedim. Tepkim Ali’nin yönetebileceğinden daha fazlasına tekabül ediyor, iletişim sorunumuz bir tepeden uçsuz bucaksız bir dağa dönüşüyordu. Görüyordum ama doğrusu elimden bir şey gelmiyordu. “Ben doğum günümü seninle yalnız geçirmeyeceksem ne anlamı var” dedim sesimi yükselterek. Ali bakışlarını bana çevirmek bile istemiyor gibiydi. “Tamam ben halledeceğim, söyleyeceğim Cerenler başka yerde kalsınlar        “ dedi. Sırf beni bu cevap tatmin etsin, tartışma bitsin ve herkes sonucu ne olursa olsun sussun diyeydi bu çabası Ali’nin. “Bunu şu anda değil, en başta düşünmen gerekiyordu. Hayır yani anlamıyorum, nasıl düşünmezsin?” dedim. Farkında olmadan aslında sınırları zorluyor, mutsuzluğumun asıl sebebini çarpıtarak bambaşka bir tartışma yoluna girmiştim. Ali beni o ana kadar biraz anlamaya çalışıyorsa da, bu laftan itibaren kendini anlamamak üzerine programlamış gibi davranmaya başladı. Diyalog o anda kesildi. Konuyu bile değiştirmedi. Sadece sustu. “Ben halledeceğim” dedi ve gerisini konuşamadık. Kendimi tamamen ifade edemiyor olmanın tarif edilmez acısı içindeydim. Aslında iç dünyamda tam olarak ne hissettiğimi kendim de tarif edemiyordum. Ali orada, salonumun ortasında, üçlü koltukta, elinde iPad’le oturuyor, muhtemelen oyun oynuyordu. Bana çok yakındı, elimi uzatsam orada, kolunu omzuna atsam sarılacak kadar, yakınımdaydı işte. Ama aslında bir o kadar uzaktı. Kalbi kırılmış, kalbimi kırmış, bizden uzak, kendi kıyısında nefes alıyordu. İlişki dediğin şey ne zormuş dedim kendi kendime ve yatak odama doğru ilerledim. Yatağa oturdum. Söylenecek çok şey ve bir o kadar da çok az şey vardı. Yatağın ayak ucuna oturdum ve başımı eğdim. Ağlamak istemiyordum çünkü kızgındım ama neye kızgın olduğumu da bilmiyordum. Öfkem kendimeydi belki de ama aslında Ali’ye gibi hissediyordum. Daha ne hissettiğini tam olarak bilmeyen kundakta bir bebek gibiydim. Sanki hiç önemsemiyordu Ali beni. Ne hissettiğimi, ne hissedeceğimi ya da benim ona hissettiklerim gibi hissetmiyordu bana karşı. Ben herhangi biriydim onun için. Herhangi birinin herhangi bir doğum günü. Arkadaşlarının onda kalacak olması gerçekten böyle bir sonuca mı varıyordu? Bu kadar kolay mıydı? Bu adam değil miydi benim dört aydır canımın canı? Daha çok kısa bir zaman değil miydi? Ben neden Ali’yi sadece dört ay olmasına rağmen ömürlük seviyordum. Annemi, babamı, kardeşimi sever gibi. Ailem gibi seviyordum ve ben bu kadar ona adanmışken, içten içe, onun bu gerçekçi mantıklı yanı bana çok kırıcı mı geliyordu? Nasıl söyleyebilirdim ki? “Ben seni kendimi sevdiğimden çok seviyorum, paylaşamıyorum” diye. Haksızlık değil miydi? Bunu söylesem zayıflık değil miydi? O halde öfkelenmeliydim. Öfkemin sebebi Ceren olsun, Ayşe olsun, Büşra olsun. Kim olursa olsun idi. Ben kendi düşüncelerimin nerelerden nereye geldiğini anlamaya çalışırken Ali yatak odasının kapısında belirmişti. Odaya girdi, yanıma oturdu. “Neden böyle yapıyorsun? Benim arkadaşlarım benim için çok önemliler, bu kadar arıza çıkarılacak bir konu mu bu?” dedi. Tek bir şey söyleyemedim o anda. Çok şey vardı içimde ama hangisinden başlasam, başlarken Ali’yi korkutmasam, dört ay yerine dört yüz ay gibi sevdiğim adama ne desem de kendimi anlatsam bilemiyordum. Öfkemden vazgeçemedim. “Beni önemsemiyorsun, Ceren senin için daha önemli” dedim. En sonda söylemem ve hatta belki de hiç söylememem gereken şeyi en başta söylediğimden olsa gerek Ali’yle aramızdaki o incecik köprü orada yıkılıverdi ve biz altında kaldık. Küçücük, incir çekirdeğini doldurmayacak konulardan bir başkası hem onun hem de benim nadide bir Pazar günümüzü zehir etmiş, birbirimizin arasına biraz daha soğuk rüzgarlar girmesine sebep olmuştu. Ali yanımdan kalktı, yatak odasından çıktı salona gitti. Ben ise oturduğum yerde neden öfkeyle cevap verdiğimi anlamaya çalışıyordum. Anlayamıyordum. Bu bilinmez denklemli, bol tutkulu, aşklı ilişkimde, gözümden sakındığımı, gözümden sakınmıyormuşçasına harcıyordum. Ali de benden aşağı kalır yanda değil, sakinleşmek ve sakinleştirmek yerine üzerine gidiyordu. İkimiz de gene beceremediğimiz, taşıyamadığımız bir kavganın içinde bulmuştuk kendimizi. Çok fazla söyleyebilecek şeyim kalmamıştı. Gene bir ayrılık lafı etsem bu sefer Ali’nin apar topar gideceğinden emindim. Ne kadar sevsem de bu zorlanmanın yükünü kaldıramıyordum. Ergenlik zamanlarımı hatırlatıyordu bu kavgalar. Babamla didiştiğim ve sadece ilgi beklerken eleştiri gördüğüm günler. Ali beni eleştirmiyordu o kadar. Mutsuzluğumu eleştirmesi yetiyordu. Bir de üstüne benim için önemli ne varsa Ali için önemsiz, onun için önemli ne varsa benim için önemsiz olması tüm dengeleri bozuyordu. Doğum günü doğum günü olalı herhalde bu kadar büyük bir mevzu haline gelmemişti. İçeriden tıkırtılar duydum. Hayır bu kadar da olamazdı, herhalde kavga ettik diye Ali kalkıp gidecek değildi. Hem zaten niye ne için kavga ediyorduk ki? Ben zaten haklıydım! Yatak odasından çıkıp koridordan salona doğru baktım. Eşyalarını topluyordu Ali, her şeyi sırt çantasına koyuyordu. Duvara yaslandım. Baktım, uzaktan göz göze geldik. Bir şey söyleyesim yoktu. Gitme desem gidecek, gitme dedim diye daha çok canım acıyacak, kızıp bağırsam gene bir şeye fayda etmeyecekti. “Ben gidiyorum” dedi. Ses etmedim, yatak odama geri döndüm, yatağa yatıp yorganı üzerime çektim. Ali’nin kapıyı kapadığını duydum. Arkasından gitmek istesem de gitmedim, bazen hayatta her istediğimizi yapamıyoruz dedim içimden. Ali’nin dönüp zili çalmasını, “abarttık hayatım, tamam sen haklısın” demesini, bana kocaman sarılmasını ve olanların bir dakika içinde yok olmasını diledim. O kadar büyük diledim ki muhtemelen bütün evren duydu ama gene de Ali duymadı. Yataktan kalkıp salona gidip pencereden baktım. Ali sigarasını yakmış, arabasına biniyordu. Camı açtım, “Ali” diye seslendim, arabanın içine girdiğinden duymuyordu. Duysa da cevap verir miydi bilinmez. Arabasına bindi ve uzaklaştı. Benden de o anda uzaklaştığını hissediyordum. Her kilometrede ruhlarımız arasında da bir boşluk giriyor, tamamlanmayacak, doldurulmayacak mesafelerin insanları oluyorduk. Camdan uzaklaşıp yatak odama geri döndüm ve yatağın içine girdim. Cenin pozisyonunda dizlerimi karnıma çektim. Yazdı, sıcaktı ama ben üşüyordum. Ayaklarım buz, ellerim terliydi. Başımı Ali’nin hep kullandığı yastığa koydum, belki biraz kokusunu duyar, biraz boşluklarımız dolar, biraz onu kendimde hissedebilirdim. İşe yarıyor muydu bilmiyordum ama yapıyordum. Gözlerimden ince ince süzülen yaşlara bir çare olamıyordum. Ali muhtemelen şu anda Boğaziçi Köprüsü’nü geçiyor, sigarasını içiyor ve benden nefret ediyordu. Bunların hepsi olasılık, benim fantezilerim ve dünya gerçekliğinin dışındaydı. Burnumu çektim, ağlamamdan mütevellit göz yaşlarım yastığı ıslatıyor, burnumdan akan sümükler de buna eşlik ediyordu. Tek düşünebildiğim kalbimin ortasındaki ağrı ve başımdaki ağırlıktı. O kadar az şeyden çok etkilenir oluyordum ki çok normaldi başımın ağırlığı, yüreğimin içimden dışarı çıkarcasına yırtılması. Düşünebildiğim tek şey vücudumda fiziken hissedebildiğim acıydı. Bir başka düşünce ise Ali’yi ne kadar çok sevdiğim halde gösteremediğimdi. Kendimden şüphe ettiğim anlar da olmuştu, o anlardan biri değildi ancak bu. Az önce Ali’yi sevdiğimden emindim, şu an yatağın içinde ağlayarak debelendiğim gibi. Emindim. Eminken bu kadar nasıl hırpalıyordum bilemiyordum. Cep telefonuma bakmak için elimi komidinin oraya doğru uzattım. O anda aslında telefonumun salonda kanepenin üzerinde kaldığı aklıma geldi. Gidecek mecalim yoktu. Zaten arayan da yoktur diye düşündüm. Kendimi ikna ediverdim o anda. Ama bir yandan içim rahat etmiyordu. Son gücümle yataktan kalkıp, yalın ayak salona doğru ilerledim. Telefonumun ışığı yanıp sönüyordu. Ali aramıştır diye telaşla tuş kilidini açtım. Batuhan mesaj atmıştı. Üniversiteden çok yakın arkadaşım. Beni arada bir yoklar, halimi hatrımı sorardı. Cevap vermek istemedim. Ne diyecektim “bok gibiyim, gene Ali’yle kavga ettik” Batuhan’la her görüştüğümde ilişkimde mutsuz hissettiğimden ama bu mutsuzlukları kendim çıkardığıma emin olduğumdan bahsediyordum. Hiç kötülememiştim Ali’yi ona. Ya da herhangi birine, şu anda da öyle hissetmiyordum. Tek hissettiğim şey, fiziki acının haricinde, kırgınlıktı. Kırgındım, hemde tüm hücrelerimle. Telefonumu elime alıp yatak odasına geri dönüp, kendimi yatağa gömdüm, telefonu ise yastığımın yanına koydum. Başımın altına iki adet yastık yerleştirdim, diğer üçüncü yastığı da sarıldım. Dudağımın titremesi geçmiyordu. Baş edemediğim duyguya yenilmemek için gözlerimi kapadım, uyudum.

…………………………………………………………………………………………………………………..

BÖLÜM IV

İlk defa terapiye gideceğim bugün uzun senelerden sonra. Artık taşın altına elimi sokma zamanı geldi gibi hissediyorum. Bugün, çözüme odaklandığım, adım attığım gün. Daha önceki gittiğim psikolog seanslarını hatırlamaya çalışıyorum. Hep silik, hatırlayamıyorum. Bu sefer her şey çok farklı olabilir çünkü ben büyüdüm ve elimdekileri düzeltmek amacım. Bunları düşünüyorum, bit yandan metroya binmek için metro merdivenlerinden aşağıya iniyorum. Psikoloğun muayenehanesi Gayrettepe’e. İşe gidip gelmem vakit alacak ama öğle arasına denk getirmeyi başardım. Ellerim soğuk soğuk terliyor gibi hissediyorum. Metroya yaklaştıkça günlerdir tutmaya çalıştığım gözyaşlarım gözüme bir adım daha yaklaşıyorlar. Aslında sadece metro durağa yaklaşıyor, herhangi bir sebep yok gibi görünse de, düşündüğüm tek şey acaba daha önce kaç kere beraber metro bindiğimiz oluyor. Ali. Konu hep Ali. Konu Ali olmasa bile Ali’ye dönüyor. Yüzüm dönüyor, vücudum dönüyor, aklım hep onda kalıyor. Gitmeye kalksa bile en fazla bir yere kalmaya gidiyor, Tek gece, ertesi gün gene onda kalmaya, geri dönüyor. Ne diyeceğimi düşünüyorum psikoloğa. Ben ayrıldım ne yapmam lazım mı diye sormalıyım yoksa ben çok öfkeleniyorum onu mu sormalıyım yoksa ben neden hep yalnız hissediyorum onu mu sormalıyım. Hiç eski defterleri açasım yok ama açmaya gitmiyor muyum zaten? Metronun turnikesinden geçip treni bekleme peronuna yöneliyorum. Çok kalabalık yok. Öğle vakti herkes işinde gücünde. Acele edesim var ama edemiyorum bile, sanki İstanbul’da zaman yavaşlamış, insanlar o acele eder hallerinden sıyrılmış ve sonsuz sakinliğe ulaşmışlar. Bu sonsuz sakinliğe dayanamaz gibiyim, kulaklıklarımı çıkarıp, müzik dinlemeye başlıyorum. Sanki daha fazla sakinliği kaldıramayacak ve onun tam tersine bir şey yapıp o büyüyü bozacak gibi hissediyorum. Her zamanki gibi. Bir şeyleri bozma fikri bana çok yakın geliyor. Metro durağa yaklaşıyor. Röyskopp’dan Monument dinliyorum. Metro perona yanaşıyor ve biniyorum. Gayrettepe’ye iki durak var. Dinlediğim şarkı Gayrettepe’ye vardığımda çoktan bitmiş oluyor. O sakinliğin arasında Röyskopp dinlemek ne kadar tezatsa şu an psikoloğa başlamam da bana o kadar tezat geliyor. Artık neyi neden değiştirmek istediğimi bile bilmezken, gidiyorum. O gücüm varmışcasına. Ali’nin “biraz zaman verelim” lafının arkasında çürümüş umuda bağlanarak gidiyorum. Metrodan çıkınca hangi binaya gideceğimi kestiremiyorum. Telefonuma bakıp adresi kontrol ediyorum. 56 numaralı binayı bulmam gerekiyor. Bina numaralarına baka baka ilerliyorum. Sonunda iki bina arasında sıkışıp kalmış apartman dairesi önümde. Tekrar telefondan adresi kontrol edip, zile basıyorum. Apartmanın içerisine girip, asansörle 5.kata çıkıyorum. Karşıma bir kapı daha çıkıyor tabii ki. Zili çalıyorum, biraz bekliyorum, nihayetinde iyi giyimli uzun boylu bir beyfendi kapıyı açıyor. Bu psikoloğum olmalı diye düşünüyorum. Beni bekleme odasına alıyor. Neleri konuşacağımı düşünüyorum. Kafamda kurgulamak istiyorum ama nereden başlayacağımı bilemez haldeyim. Ali’den mi başlamalıyım, öfkemden mi yoksa ayrılık acısının beni bir değil bin kere vurmasından mı, yoksa yemek yiyememezliğimden mi? Bilemiyorum.

İyi giyimli, uzun boylu adam beni içeri çağırınca anlıyorum ki kendisi psikoloğum. Odaya girince önce elimi sıkıyor, işaret ediyor, buyrun diyor. Koltuğa oturuyorum. Sorular sormaya başlıyor. Kendimden bahsetmemi, niye geldiğimi neden böyle bir sürece ihtiyacım olduğundan bahsetmemi istiyor. Ali’den ayrıldığımı, kendimi bitkin halde hissettiğimi, yaşam kalitemin düştüğünden bahsediyorum. “Çok öfkeliyim ve bu öfke benim hiç istemediğim anlarda, istemediğim şekilde ortaya çıkıyor. Sanki bana ait değilmiş gibi hissediyorum ama engel olamıyorum” diyorum. Psikolog, Nedim Bey notlarını alıyor. Durmadan konuşuyorum, kafamdaki her şey bir koltuktan diğerine atlıyor, psikoloğun not defterine nakış gibi işleniyor. “Hızlı mı anlatıyorum?” diye soruyorum. Nedim Bey not alırken başını kaldırıp bana gülümseyerek “Nasıl isterseniz öyle devam edebiliriz Irmak Hanım” diyor ve beni teskin ediyordu. Sözlerime devam ediyorum. Ağzımdan çıkanların ahenksizliği beni zorluyor ama anlatma ihtiyacımı da hissediyorum. “Ne zaman ayrıldınız” diye soruyor Nedim Bey. “Daha ayrıldık mı bilmiyorum, bana düşünmek istediğini söyledi ama geri gelecekmiş gibi hissedemiyorum” diyorum. “Ne hissediyorsunuz” diye soruyor Nedim Bey ve ben tarif edemiyorum. Oturduğum koltuğun kumaş desenine bakıyorum, dikişlerine gözlerim takılıyor, yerdeki halının desenlerinde düşüncelerim kayboluyor. Gözlerim doluyor, o zamana kadar ağlamadığım için kendimi tebrik ediyorum o an. “İçimden bir parça koparmışlar gibi hissediyorum” diyebiliyorum. Nedim Bey  bu hissi de tarif etmemi istiyor. “Nasıl anlatayım işte, sanki içimde bir parça var, birisi almış sökmüş onu, özlemden öte başka bir şey bu, Bu aşk dedikleri şeyden mi kaynaklanıyor, Bu kadar içselleşmesi normal mi birinin kendi içimde? Ve bu kadar kendimi suçlu hissetmem neden? Hiç öfkelenmeseydim, hiç öfkem olmasaydı şu an Ali elimi tutuyor olmaz mıydı?” Nedim Bey yorum yapmıyor, beni dinliyordu. Yorum yapmasını ister halimi ise bastırıyordum. “Ben uzun zamandır çok mutsuzum Nedim Bey, uzun zamandır çok üzgünüm ve kaldıramıyorum” diyorum. Nedim Bey not almaya devam ediyor, kafasıyla dinlediğini işaret ediyor ve beni sözcüklerimle baş başa bırakıyor. Kafasını tekrar kaldırıp “Bu haftalık bu kadar. Haftaya devam edelim” diyor. Seans sonra eriyor. Nedim Bey elimi sıkıp beni kapıdan uğurluyor. Ben ise ilk seanstan ne olup bittiğini anlayamadan kendimi kapının önünde buluyorum. Kendimi o kadar kaybediyorum ki bulamayacağımdan korkar bir halde apartmanın önünde duruyorum. Gerçekten kaybolacağım yok farkındayım ama terapistin de dediği gibi “kontrolü kaybedecek kadar içinizde bir enerji var” lafını o anda hissediyorum. Ali’yi aramamam, sormamam, üzerine düşünmemem gerekirken, geçen yirmi iki gün altı saati kabul edemiyorum. Apartmanın merdivenlerine oturuyorum, çünkü başım içimden mütevellit dönüyor. Oturuyorum, biraz sakinlemek istiyorum ama ağlıyorum. Niye ağladığımın bile farkında değilim, bu terapinin bana iyi gelmesi gerekmiyor muydu normalde? Normali bu mu? Normali hangisi? Bilemiyorum o anda, hiçbir şey bilemiyorum ki zaten, şu merdivenlerde ancak oturabiliyorum. Apartman sakin sayılabilecek bir ara yoldaki sokakta ama hala arabalar geçiyor. Kaldırımda önümden takım elbiseli bir plaza adamı geçiyor ve çok çaktırmadan da olsa bana baktığını görüyorum. Dikkat çekiyorum, merdivenlerde oturup ağlayan genç bir kadınım, gözlerinde. Ben kendimi o anda, annesinden yeterince ilgiyi görememiş, sevgilisinden ayrılmış ve bir daha hiç mutlu olabileceğine inancı kalmamış bir sokak kedisi gibi görüyorum, evet adeta bir sokak kedisiyim! Oturduğum yerden son gücümle, belki de yarım gücümle kalkıyorum. İşe gitmem gerekiyor, beni beklemeyen ama bekler gibi yapan bir işim var. Değerini ölçüp biçebilecek gibi değilim. Düz yürüyüp ikinci sağdan yokuşu çıkıyorum ve ana caddeye çıkıyorum. Metroya varmam için epeyce yürümem gerekiyor. Ne kadar yürümem gerektiğinin de pek farkında değilim, cebimde titreyen telefonumu hissediyorum, bir şey yapasım yok. Gözlerim yolda, ama etraf puslu gibi. Sanki gözlerim arkasına bir buzlu cam yerleştirmişler ve abuk subuk cam desenlerinin ardından dünyayı gözlemliyorum. Cep telefonumun titremesi son bulacak sanırken tekrar başlıyor. Başa sarıyor, artık  açmam gerekiyor diye hissediyorum ama cevap vermiyorum. Her hissettiğim şeyi yapmama gerek var mı ki? Yapmamam gerekmiyor mu bazı şeyleri? Ayrıldığı kabul edip hayatıma devam etmem gerektiği gibi, cep telefonumu açmadan metroya hızla ilerleyip işe bir an önce geri dönmem gerekiyor. Gereklilikleri gereklilik kipi kullanmadan en naif haliyle kabullenme isteğim var. Metroya varıyorum, susmuş telefonumu cebimden çıkarıp ekrana bakıyorum, acaba kim aradı diye de içimde merak var. Tabii ki Ali değil, zaten olması gereken o olsa bile olmazdı diye düşünüyorum. Düşünüyorum işte bolca, bu da o bol anlardan biri. Annem aramış. Konuşasım gelmiyor, biliyorum ki konuşmam da gerekiyor. Erteliyorum, birçok şey gibi. Cebimden peçete çıkarıp burnumu siliyorum. Ağladığımı, burnumun aktığını belli etmek istemiyorum, ne iştekilere ne de metrodaki rastgele insanlara. Kim olduğunun bir önemi yok zaten, sadece ben bileyim yeter. Ağlamak zaten çok olağan bir eylem değil ki. Annem hep ne der “ağlama” ve ben  ağlama dedikçe daha çok ağlarım. Annemin sesi geliyor kulağıma “ağlama Irmak”. Metroya giriyorum, akbilimi basıp, merdivenlerden inip trenin geleceği platforma doğru ilerliyorum. Saatten mütevellit etraf oldukça sakin, burnumu çekmeye devam ediyorum. Cebimden çıkardığım kağıt mendil zaten kullanılmıştı. Kurumuş sümüklü mendilimi yeniden kullanmak midemi kaldırmıyor o anda. Midemi kaldıran çok şey var, yemek yemek gibi. Uzun zamandır istahla yemek yemediğim aklıma geliyor, o sırada metro eliyor. Bir yemek bir metro, ikisini de aynı anda düşünüyorum. Kaygı krizi yaşadığım anlar geliyor aklıma o anda da. Çok alakasız ve alakalı. Hissetmek istemiyorum o kalp çarpıntısını ve ölecekmiş gibi hissi. Ali ayrıldığında,o gece, bütün gece kalbim çarpmıştı, hatırlıyorum, an be an. Metroya bindikten sonra bir direğe yaslanıyorum, çantamdan kulaklıklarımı çıkarıyorum, telefonuma kabloyu bağlıyorum. Blonde Redhead’den A Cure’u dinlemeye başlıyorum. Ne kaygı krizini ne de dolan gözleri durdurmak konusunda çok başarılı bir şarkı olmadığını da farkediyorum. Sanki adı tedavi diye geçen herhangi bir şey, kırıkları onaracak diye düşünüyorum. Düşünmekten büyüyen, kocaman olan kafamla 4. Levent istasyonunda metrodan iniyorum. Merdivenlerden üçer beşer çıkıp ofise doğru yola koyuluyorum. Metroya binmek için acele eden kimse yok, ve herkesin yüzünde ortalama mutluluk var. Kıskanıyorum. Belki de bir ya da iki sene önceki ortalama mutluluğum düşüyor aklıma. Düştüğü yerden de kalkmıyor. Oraya tekrar gidebilmem için ne yapmam lazım bilemiyorum. Bilemediğimden mütevellit de gidemiyorum. Ortalama mutluluğuma özentimle ofise doğru yola koyuluyorum. Kulaklıklarım kulağımda The Dears’dan “There Is No Such Thing As Love” çalıyor. Ofiste eni bekleyen tonla iş yok ama tonla insan var, konuşmak istemediğim ama aslında sevdiğim bir sürü yüz. Kendi dengesizliğimin içinde debelenmeme izin veren bir topluluk, haliyle sevgi besliyorum. Sadece çok kilo verdiğimi söylüyorlar. Oysa ki daha bir hafta oldu olmadı. Bunlar dönüp dolaşıyor beynimin kenarlarından köşelerinden. Ofisin kapısının önüne geliyorum, çantamdan anahtarı çıkarıyorum, kapıyı açıyorum. Murat girişteki koltuklarında birine gömülmüş çalışıyor. “Nerdesin kız sen?” diyor. Gülümseyip “işim vardı dışarıda” diyebiliyorum. Bir yandan gözlerim hala dolu dolu mu kontroledemiyorum.Murat durumu fark etmiyor ya da fark etmemiş gibi yapıyor. İkisinin farkının o an benim için hiçbir şey ifade etmediğini fark ediyorum. Aklıma toplantımın olduğu geliyor. “Ben yukarı masama çıkıyorum, Caner burada mı?” diye soruyorum. Murat başını bilgiysarından kaldırmadan “bilemiyorum, bir üst kata bak istersen diyor”. Merdivenlerden yavaş yavaş çıkarken karşıma Selen geliyor.”Aa naber, sabahtan beri görmedim seni, bir kahve içelim bir aa” diyor. Kahve falan çekmiyor canım o anda. Hiçbir şey hem de. Ama bu işe başladığmdan beri kimseyle düzgün iletişim kurmadığımı da fark ediyorum. “Toplantımdan sonra yanına uğrayayım, içeriz” diyorum yarım yamalak gülümsememle. Merdivenlerden yukarı çıkıp masama yöneliyorum. Arkamda oturan iki kişi bir proje hakkında harıl harıl fikir alışverişi yapıyorlar. Gürültü yapmak istemezcesine çantamı yavaşça yere bırakıyorum. Sıcaktan içime fenalık bastığından tuvalete gdip yüzüme su çarpıyorum. Aynada yüzüme bakıyorum. Yüzümdeki belirginleşen çizgilere dokunuyorum. Kağıt havluyla yüzümü kurulayıp, tuvaletten çıkıp, masama geri dönüyorum. Yeni işime adapte olamadığımı hissettiğim günlerden biri. Bilgisayarımı açıyorum ve yapmam gerekenler listesine göz atıyorum. Varla yok gibiler. Masamdaki not defterine gözüm takılıyor. Üzerinde kocaman “Raporları Perşembeye yetişir” yazıyor. O gün Perşembe mi değil mi tam kestiremiyorum. Gözlerim bulanıklaşıyor. Ali’nin sesi kafamda yankılanıyor. “İyi bok yedin Irmak, iyi bok yedin de bana söylemedin” Derin derin nefes almaya çalışıyorum. Kafamdan atmaya çalışıyorum. Nefesim daha da hızlanıyor. Sanki nefes alıyorum da odanın tüm oksijeni bana yetmeyecek gibi hissediyorum. Arkamda oturanlar durumu fark etmyorlar bile. Yanımda oturanlar ise ya toplantıdalar ya da molada. Kimsenin bana yardım etme olasılığı yok diye düşünüuyorum. Nefesimi kontrol altına almaya çalıştıkça hep aklıma o görüntü geliyor. Yerdeyim, önümü göremiyorum, ağlyorum ve yalvaıyorum. Bu sahne gözümün önünden gitmiyor, odadaki oksijen oranı her bir nefesimde azalıyor. Sanki bedenim atmosferden ayrılmış da uzayda birkaç dakikalık ömrüne selam ediyor. Çok korkuyorum. Hem o sahneden, hem nefes alamamaktan, ve de ölmekten.

 

 

The Dears – Where The World Begins and Ends