Dün bir kadını izledim uzaktan. Uzağa bakan, bulutları kesen bakışlarındaki hüznü yakaladım. Ufak burnu, koyu kestane düz saçları, ve hafif buğulu gözleriyle bir yakadan bir yakaya geçiyordu. Her iç çekişinde, her nefes alışında ne demek istediğini bilmesem de tahmin ettim. Yanına oturup gözlerinin içine bakıp, nasılsın demek istedim. Diyemedim, çünkü biliyordum ki iyi değildi ve iyi olmayana nasılsın diye sormak bazen iyi olmadığını hatırlatmak olur.

Zaman gelir ki, iyi değilim cümlesini sarfedebilmek için ayrıca vakit harcamak gerekir. O vakit yoksa, bilmeli ve geri çekilmelisindir. O anlardan biri olduğuna kanaat getirdim. Bakışlarının bulutlardan denize inmesini usulca izledim. Değmeyen ve değmeyecek acıların toparlandığı küçücük bir teknede ruhunun incinişini izledim.

Sessizce yerinden kalkıp, incinmiş, kırılmış bedeninin tekneden ayrılışına izledim. Her ne canını sıkıyorsa, geçecek demek istedim. Muhtemelen farkında bile değildir, ne kadar belli olduğunun, ne kadar belli ettiğini ya da farkındadır da, acısı o kadar kalbine işlemiştir. Bırakmıştır. Bıraktığının izini ise yabancıların sürdüğünün de farkında değildir.