“Söyleyebileceğim her şeyi söyledim”dedi. Işıkları kapadı, yatağına yattı ve uykuya daldı.

Arda, otuz birinde, İstanbul’un göbeğinde, etrafında olanlardan aslında haberdar ama haberdar olmak istemez tavrıyla, küçük dünyasında küçük mutluluklarla büyük heveslere koşan bir adam olmaktan mutluydu. Arda’nın günü basit geçer, bir akşam birasıyla keyiflendirdiği gecesine sigarasıyla cila yapardı. O kadar basitti hani olması gerekenler. O gün de diğer günler gibi basit, olağan ve de küçük neşelerle doluydu. Bir süredir inişli çıkışlı var olan ilişkisi hakkında kafasında bin türlü soru işaretleri olmasına karşın devam ediyordu. Devam ederken ise bir gün biteceğinden adı gibi emindi. Belki de sadece sürece bakıyordu, sadece geciktiriyordu.

O gün, uzun zamandır yemeğe çıkma sözü verip sözünü gerçekleştiremediği sevgilisiyle buluştu. Gizem. Adı gibi Gizem aslında hep gizemlerle doluydu Arda için. Bir yanı karanlık, bir yanı aydınlık hikayelerini düşünmekten kendini alamadığı zamanlar olurdu. Gizem, neşesiyle ünlü, neşesini Arda’ya geçirememiş, neşesini bir mutfak dolabına sıkıştırmış, paketinin ucu dışarı taşan bir kadındı. Neşeyi görebiliyordu Arda ama ulaşamıyordu, tıpkı mutfak dolaplarına sandalye koyup çıkmak zorunda kalması gibi. Yetemiyordu bir türlü.

Arda o gğnü sıradan günlerden biri diye düşünüyordu. Keza Gizem de. İkisi de biraz sonra olacaklardan habersiz, elele tutuşarak nerede yemek yesek diye konuşuyorlardı. Şişli’den Beşiktaş’a Maçka Parkı’nın içinden gitmeye karar verdiler, parkın içinden geçerken, uzun zamandır hissetmedikleri neşe ve yaşam sevinci onlara eşlik ediyordu.Gizem neşeliydi  sanki o gün. Arda gene düşünüyordu, acaba gerçekten neşeli olabilecek mi bugün? Babasından, işinden, kolundan, bacağından, saçından şikayet edecek miydi? Bu soruları görmezden geldi Arda. Gizem ise bunların hiç farkında olmadan, şikayetlerinin kendisini bil ne kadar mutsuz ettiğinden bihaber, sevgilisinin elini tutup, huzurla yürüyordu. Çünkü huzur o andı. Başka bir anda huzur bulmak ne zordu, Arda varsa evet huzur da vardı, sanki en çok oradaydı bu duygu.

Beşiktaş’a vardıklarında karınları artık iyice acıkmıştı. Bir yere gitmeye karar verdiler. Son Durak diye bit bara girip pis bir şeyler yemeye karar verdiler, Gizem’in içi içini yemesine karşın. “Hiç sağlıklı bir şey yemeyeceğiz ama” dedi dönüp Arda’ya. Arda ise “Ya hayatım bir günde böyle yiyelim, ne olacak?” dedi. Gizem itiraz etmek istemedi bu sefer,  hani her seferinde gerekli gereksiz itirazlarına son vermek istiyordu, bu da bir adımdı belki de.

Barın kapısına geldiklerinde dışarıda oturmak için yer kalmadığını farkettiler. Bu saatten sonra fark etmezdi, içerisi dışarısı aslında ama bi duraksadılar. Doğru yer miydi acaba? Arda ardından “farketmez ya, içeride klima vardır, girelim hayatım” dedi. Gizem de uyumlu olmak konusundaki ev ödevini başarıyla tamamlamanın guruyla “tabii olur” dedi. Garson yerlerini gösterdi, menülerini iletti. Yemek seçme kısmını çabucak geçtiler. Açtılar, birer de kadeh bira söylediler. Şişli’den Beşiktaşa yürümenin hararetini ancak alır diye. Arda, günlük olaylardan bahsetti, Gizem’e günü nasıl geçti diye sordu. Arda aslında Gizem’in hep konuşmak istediğini ama iletişimi zaman zaman ve sıkça domine ettiğinin de farkındaydı. Ondan sormak istedi, emin olmak istedi, dinlediğinden. Gizem gününden bahsetti, küçük mutlulukların çok barınamadığı, içinde hafif umut kırıntıları olan gününü özet geçti. Ve sıra gelmişti, günlerdir gerim gerim gerildikleri konu. Gizem ne konuşmak istiyordu ne bahsetmek, ama başına ne gelecekse geç de olsa dürüst olmak istediğinden, tartmadan, saymadan, görmeden söyledi ve sıraladı Arda’ya. Arda bir sigara yaktı, sigarasıyla beraber Gizem yavaş yavaş yanıyordu,sigara küçülüyordu, Gizem yok oluyordu, kül artıyordu, Gizem küçülüyordu. Bardaki herkes şaşkınlıkla masaya bakmaya başladılar.

 

Gizem olduğu yerde ölüyordu, Arda sadece sigara içiyordu, sigarası bitti, söndürdü, Gizem’in küllerini bara bıraktı, çıktı ve gitti.