Bugünlerde pek öfkeliyim.

Özellikle bugünlerde. Peki ya siz?

Herkesin herkese imzalarla bağlandığı bu devirde, insan olmaktan çok cinsiyetlerimiz üzerine kurulu kurallardan çok sıkılmadınız mı? Yaşımız kemale erdiğinde daha çok insan olmamız gerekirken, ruhumuzu özgürleştirmenin yollarını, gezegende basmadığımız topraklara nasıl gideriz sorusundan çok, bambaşka amaçlar, sohbetler peşinde insanlarla çevrili olmaktan dolayı öfkeli değil misiniz?

Öfkeli olmak kötü bir şey değil elbet. Öfkemi alıp sevebilecek, kucaklayacak durumdayim zira. Özenle seviyorum onu, hala ayakta tutabiliyor, kabullenmiyor diye dikkat ediyorum ama beslemek de istemiyorum. Aç kalsın diye de bir yanım beslemiyor. Aç kalsın, ya büyürse çok diye…

Şimdi ben zaten bir tesadüfle kadın olmuşum diğer hemcinslerim gibi. Seçtiğim zaman aklıma edeyim diyorum bazen. Hey evren daha fazla mücadele unsuru istiyorum, mümkünse iki çay kaşığı daha fazla koy demişim, o da bana boca etmiş. “Aaaa bir iki çay kaşığı az olur, ben sana testiyle koyayım” demiş. Demiş mi dememiş mi bilemem, ben çay bardağını testi gibi mi algılıyorum acaba?

Algımı sorgular haldeyim, ne de olsa çekilen dertleri her zaman Afrika’daki aç çocuklarla karşılaştırmalı, o aç çocuklar için hiçbir şey yapmamalı, ufak yaşamlarımızda şikayet ederek ölmeliyiz. Bir de kabullensek, dert var. Bunlar normal demesek. Normal değil desek. Ne bekliyorsun burası bilmem ne demesek, biraz daha medenileşsek?

Bedenlerimizi sevmek bu kadar zor mu? Olduğu gibi kabullenmek, anlaşmalara, normlara, toplum ahlakına takılmadan sadece sevip, kabullensek olduğu gibi hayatı. Ama yok, bu yaşta şu, şu yaşta şu, o yaşta o olmalı.

Çok düşünüyorum gene. Kafam büyüdü, kafam kocaman. Siz ne diyordunuz pardon? Duyamadım, kendi derdimle uğraşmaktan.

 

Sébastien Schuller – Weeping Willow