“Ne olduğunun pek bir önemi yok. Nasıl ya da neden. Şimdi ben buraya on sebep sıralasam daha mı iyi hissedeceğim, sanmıyorum. Nasıl daha iyi hissedeceğim? Ben iyi hissetmek istiyorsam, o zaman iyi, eğer ki kötü olacaksa zaten dibine kadar kötü olmalı, o kara deliği görmeli, içine çekilmeli ve boyut değiştirmeliyiz.”

Şimdi ben bu cümleleri sıralarken içinden geçtiğim dairelerin, küçük sohbetlerin ve iç içe geçmiş boyutların da pek manası kalmadı. Acaba her şey herkesin dediği gibi bir gün güzel falan oluyor mu? Yoksa kendi yağında kavrulup, elimizdeki indirim kuponlarıyla hayat mı geçiyor? Ölecek miyiz yoksa, baya baya, bombalarla, silahlarla, belki taşlarla sopalarla? Yoksa ölecek miyiz özlemden, özleyerek nefessiz mi kalacağız? Ya da özlemsizlikten mi, özlemeye izin vermemekten mi?

Bilemiyorum, üçü geçen bilinmeyenli denklemler beynimden çok ruhumu zorlamaya başladı. Bu ruh matematik bilmiyor, bilemiyor.

Sağımda umursamaz, solumda eleştirmekten nefes alamayan, arkamda ise birçok, birden çok onu da yapamam bunu da yapamam diyen mutsuzlardan bir ordu. Mutlu olamayan ve edemeyenlerden. Ne orduyla uğraşacak mecalim, ne de karaciğerimi yoracak gençliğim kaldı, hani demiştim ya, yorulan tek şey karaciğerim diye. Artık o da havlu attı bu oyunda.

Neyse, biz neyse deyip geçelim. Zaten yapabildiğimiz de bu değil mi? Neyse deyip geçmek. Neyse deyip dalıvermek.