“İnsanın başına neler neler geliyor” dedi. Karşısındakinin hiçbir şeye ilgisizliğinin sebebinin körlüğünün olma ihtimalini düşünmeden, yüzüne baktı. Ali, Ahmet, Mehmet kıvamındaki ismini söylemeye zahmet etmeden “bir şey söyleyemeyecek misin?” dedi. Karşılığında “tamam”ı duydu. Artık uyuyabilirdi ne de olsa biri ona tamam demişti, neye ne zaman ne demesi çok da fazla ilgilendirmiyordu onu.

Buket avuçlarının arasındaki çay bardağına tekrar tüm gücüyle sıkıp, tekrar gözlerinin içine baktı Ali, Ahmet, Mehmet kıvamındaki ismiyle oturana. Artık konuşmasına bile gerek yoktu ama sevdiği zorlamalardan biriydi sanki. Zorlamaya alışmış bünyesi, kolayca gelişen bazı şeyleri algılayamıyordu. Bu sanki oksijensiz uzaya gitmek gibi bir şeydi, yani hiç bilinemeyecek bir his. Tahmin edilen korku, boğulmuşluk, zifiri karanlık.

Daha fazla eksik cümleler sarfetmek yerine ayağa kalktı. Çay bardaığı elindeydi ama, şu karşısında çıt çıkarmadan ve kafasını bile kaldırmadan oturana karşı, çay bardağını elinden attı. Çay bahçesindeki herkes dönüp Buket’e baktı. Ali, Ahmet, Mehmet kıvamındaki isimli şahıs ise, kafasını kaldırıp bakmadı. Buket gülümsedi. Yere düşen on ikiye bölünmüş cam parçalarının üzerinden geçti. Yandaki masadaki teyze “ay evladım napıyorsun” dedi. Garson elinde süpürge ile masaya doğru koşturuyordu. Buket çıkışa doğru ilerledi. Çay bahçesinden çıkarken yanından geçen uzun siyah saçlı kadının kim olduğunun farkındaydı. Bu saatten sonra bir önemi yoktu.