“Senin gidecek yerin var mı bilmem ama benim gideceğim yer belli. Keşke hiç burada olmasaydın” dedim. Uzandığım yeşil kadife koltuğun ipliklenmiş kolluklarına gözlerimi diktim. Onun yüzüne bakmaktan çok daha iyiydi. O an dünyadaki her şeyden bile daha iyi olduğu söylenebilirdi.

Birkaç bahane, iki üç yalancı gözyaşı dinledim. Hala gözlerim uzandığım koltuğun eskimiş kolluklarındaydı. Gözlerim yalana kanmamak için her şeyden daha gerçek koltuk kolluklarına saplanmıştı. Saplantılı günlerimi geride bırakmak için, koltuğu yüreğime sokuşturdum. Kolluklarını. O hala konuşuyordu. Sevemediğinden, sevemeyeceğinden, sevse de bunun gerçek olmayacağından. “Yüzüme bakar mısın” dedi. Ben ise hiçbir sebep bulamıyordum, ipliklenmiş, eskimiş, solmuş koltuk kolluklarından daha değerli ne olabilirdi bu yarısı boş sohbetten. Sohbet ediyorduk sanki. Bütün söylenenler bir sohbet edasında, küçük kısa film senaryosuydu.

Anlattı, durdu, anlattı. Gözlerim koltuğun kolluklarından üzerimdeki taytın abudik kubidik desenlerine desenlerine saplandı, kaldı. Çoğu mantıksız, azı mantıklı olan bütün sebeplerini sıralarken hala yüzüne bakabileceğimden bahsetti. Bu sefer dinlemeyi bıraktım. Gözlerimi mutfaktaki bıçağa diktim. Yeterince bakarsam yerinden kalkıp yanıbaşıma düşer zannettim. O konuşuyordu. Onu öldürecek kadar üzülmediğimi farkettim. Koltuk kolluklarına bakmaya devam ettim. Sonsuza kadar.