Sararmış perdeyi araladı. Göz ucuyla dışarıya baktı. Parlayan güneşin denizin üstündeki yansıması vardı. Gözlerini kıstı. Daha çok kıstı. Perdeyi tekrar kapadı. Arkasını döndüğünde aynada bir deri bir kemik kalmış yüzünü ve hayalindeki ipek saçlarını gördü. Gülümsedi. Gardrobuna doğru yürüdü. Ceviz ağacından yapılmış, üzerinde türlü türlü budak olan kapakları açtı. Açarken çıkan gıcırtıyı azaltsın diye daha yavaş hareket etti. Dolabın içine bir göz gezdirdi. Beyaz bir kazak seçti, bir de kot pantolon. Dolabın içindeki çekmecelerden birini açıp renlki çoraplardan bir çift çekti. Dize kadar olanlardan. Çekmeceyi ardından dolabın kapaklarını kapadı. Elindeki giysileri tek kişilik yatağının üstüne attı. Sonra da kendini yatağa attı. Ellerini kafasına götürdü, kısacık saçlarını karıştırdı. Yataktan doğruldu. Üstündeki lacivert eşofmanı üstünden sıyırdı. Üstünde türlü türlü lekeler olan beyaz t-shirt’ünü çıkardı. Unuttuğu sutyen için dolabı tekrar açtı. Siyah, pembe, mor, mavi, desenli, yeşil, kırmızı. Baktı, kırmızı olanı seçti. Üçüncü kopçayı takacakken “sıkı gelecek” dedi içinden ve ikinciye taktı, beyaz kazağını giydi. Ayağa kalktı, boy aynasında bacaklarına baktı. Yatağın üstünden kot pantolonu alıp giydi. Tekrar boy aynasından baktı. Beyaz kazağı biraz pamuklanmış, kot pantolonun paçaları eskimişti. Aynaya yaklaştı. Civciv sarısı kısa saçlarını elleriyle düzeltti.  Masasının üzerinde duran göz kalemini alıp, aynaya yaklaştı. Göz kapaklarının üstüne incecik kalem çekti. Geri çekildi baktı. Bozuk gözlerinden çok da iyi göremiyordu hani. Sonra göz kalemini yerine geri koyup, rimeli aldı. Rimel sürdükten sonra geri çekildi. Tekrar kendine baktı. Yerde duran çantasına gözü takıldı. Kahverengi kocaman çantasından cüzdanını, tokalarını, rujunu, not defterini, yarım paket bisküviyi, yarı dolu sigara paketini ve çakmağı çıkardı. Biraz daha içini eşeledi, 25 kuruş ve 2 adet tampon buldu. Kapının arkasında asılı olan “Star Wars” figürleriyle dolu çantasının içine cüzdanını, rujunu, sigarasını, çakmağını, not defterini koydu. Diğerlerini yerde bıraktı. Yeni yerleştirdiği çantasını koluna taktı. Odadan çıktı.

Kolidordan salona doğru ilerledi, sol tarafında kalan çam rengi kütüphanenin rafının üstünde duran kartviziti aldı. Koltuğun üzerine attığı kırmızı montunu üzerine giydi. Kartviziti de küçük fermuarlı ceplerinden birine iliştirdi. Kapı eşiğinde duran ayakkabılığa doğru yürüdü. 1 sene önce onunla beraber boyadığı ayakkabılıktı bu. İçinden lacivert spor ayakkabılarını çekti, baktı tekrar yerine koydu. İyice eğilip derinlere bakmaya çalıştı. Asker botlarını buldu. Bağcıklarını bağlarken ayakkabılığın üstünde duran kedi mamasından bir ölçek alıp kapının yanında duran mama tasına koydu. Elmo diye seslendi. Ses çıkmadı. Çantasını karıştırdı, bir şıngırtı bekliyordu. Sağına soluna, yere baktı. Elini cebine attı, tam eğilip ayakkabılarına bir hamlede bulunacaktı ki anahtarı kapının üstünde gördü. Gülümsedi. Aldı, dışarı çıkıp kapıyı kitledi. Asansörü çağırdı. Beklerken sayılara baktı. Kırmızı ışıkla 1,2,3,4,5,6 diye gidiyordu. 10’da durdu. Asansörün ağır demir kapısını itti. Adımını attığında asansörde “ben sana demedim mi?” gibi bir şarkı duyuyordu. Anımsamaya çalıştı, vazgeçti. Sıfıra bastı. Bu sırada çantasına elini attı. “Off” dedi. Asansör 10, 9, 8, 7 diye katları inerken o hala çantasının içini karıştırıyordu. Sonunda bu telaşlı aramalarını yaparken zemin katta kendini buldu. Ağır demir kapıyı iterek asansörden çıktı. “üf siktir” diye söylendi, o sırada apartmandan içeri giren gri-siyah saçlı, orta yaşlı bir beyfendiye başıyla selam verdi. Aramayı bıraktı. Müzik dinlemekten vazgeçmek zorundaydı. Apartmandan çıktığında sitenin güvenlik görevlisi apartmana doğru ilerliyordu. Ona da tam gülerek selam verecekken, adam durdurdu. İki gün önce sitedeki binalardan birine hırsız girdiği ve o vardiyada olan güvenlik görevlisinin işten çıkarıldığını artık yeni bir güvenlik görevlisinin Pazartesi ve Çarşamba akşamları vardiyada olacağından bahsetti. Gözlerini kısarak adama “Nasıl yani? Hırsız mı girdi?” dedi. Adam tam ağzını açacakken, “Buradan  da taşınmanın vakti gelmiş, ödediğim aidatlar hırsızla geri dönüyor, ilginç, şimdi gitmem lazım, bilgilendirme için teşekkürler” dedi ve hızlı adımlarla güvenlik görevlisinin yanından uzaklaştı. Sitenin arka kapısından çıkarken kapıda duran bir başka güvenlik görevlisi “İyi günler” dedi. Cevap vermedi.

Ara sokaktan hızla ilerlemeye başladı. Yokuş yukarı çıkarken bir yandan sağına soluna bakıyordu. Bir taksiyi çevirmek istedi ama içinin dolu olduğunu belli etmek için taksi şöförü elini kaldırdı ve kornaya bastı. Yürümeye devam etti. 5 dakika kadar yokuş yukarı çıktıktan sonra ana caddeye vardı. Beklemeye başladı. Birkaç taksi dolu geçmişti, sonunda bir tanesi sağa yanaştı. Son anda çevirdiğinden biraz daha ileride durabilmişti. Koşar adımlarla taksiye bindi. “İyi günler, Karacaahmet Mezarlığı’na lütfen” dedi.

Saçlarına ak düşmüş taksici onaylarcasına başını salladı. “Peki efendim” dedi aynı anda. “Ne kadar nazik” diye düşündü. Bu şehirde bu kadar kibar insan kalmış mıydı ki? Taksici önüne kırmaya çalışan lacivert eski model arabaya korna çaldı. Aynı anda da frene bastı. Ardından okkalı bir küfür etti. Demek ki düşündüğü kadar kibar değildi taksici. Alıştığı yoldan farklı bir yola sapmıştı. “Pardon, sanırım yanlış yerden saptınız” dedi. Başta efendimli konuşan taksici birden meslek lügatına dönmüştü. “Ablacım, şimdi bugün cumartesi, herkes ipini koparmış gibi dışarıda, o yol çok tıkalı oluyor, buradan aradan çıktık mı…” diye devam eden cümleyi dinlemedi bile. Dikiz aynasından bakan taksici dinlenmediğini anlayınca yarı sesli “fesupanallah” çekti. Taksicinin sinir bozucu söylenmesine aldırış etmeden camdan dışarı bakmaya devam etti. Kasımda bu kadar güneş de neyin nesi diye düşünürken çantasına elini attı. Karıştırdı baktı ama tıpkı kulaklıklarını unuttuğu gibi güneş gözlüklerini de unutmuştu. Peki ya hapları? Düşündü, sabah almış mıydı? Sabah kalktığında neler yaptı bir kafasından geçirdi.

Tam beş kere ertelediği saatine sonunda dayanamarak kalktı. Yüzünü yıkadı. Mutfağa gidip ısıtıcıya su koydu. Kahve yaptı, bir şeyler atıştırdı, o sırada televizyonu açtı. Kadın programlarını es geçerek bir haber programına göz attı. Televizyonun gürültülü sesine dayanamadığını farkederek bilgisayar odasına yöneldi. Açık bıraktığı bilgisayarından e-postalarına baktı. Sonra bir müzik açtı. Gelen e-postaları cevapladı. Müziğin sesini daha çok açtı. Odasına geçti, pencereden dışarı baktı. Sonra giyinmeye başladı, makyajını yaptı. Düşündüğünde sabahtan beri bir tane bile ilaç almamıştı. Bütün bunları düşünürken taksici bilmediği türlü türlü yollara giriyor, ara sokaklardan sanki yol bulmaya çalışıyordu. Tam ağzını açacakken, mezarlığa yakın bir yerde olduğunu gördü. Taksici endişesini farketmiş olacak ki “Ablacım, gezdirdim falan diye düşünme bak şimdi. Hemen çıktık, bu yollar berbat oluyor.” Kafasını salladı, zoraki bir gülümseme takındı. Mezarlığa tam gelmeden “ Uygun bir yerde inebilir miyim?” dedi. Taksici “ Tabi ablacım.” diyerek arabasını sağa çekti. 7,80 lira tutmuştu. 20 lira uzattı. Taksici “Ablacım bozuk yok muydu ya?” dedi.  Taksiciye baktı, derin bir nefes aldı. Kafasını bir sağa çevirdi sonra “Tamam da beyfendi 20 lira verdim, ne yapabilirim?”. Taksici ses tonunu bir perde daha yükselterek “Abla yani biz ne yapalım, önüne gelen 20 lira, 50 lira veriyor, bizde de bozuk kalmıyor yani” dedi. “Neyse, uzatmayalım, 10 liranız da mı yok” dedi. Taksici elini cebine attı. Elindeki paraları avucunun içinde baktı. “Var olmasına var da, 2 liram yok işte” dedi. “Siz 10 lira verin yeterli” dedi. Taksici sesini daha da yükselterek “ Ablacım, olmaz, şurdan bir yerden bozduralım yani.” dedi. “Acelem var, ısrar etmeseniz?” diye sordu. Bir yandan beni artık bırak 2 lira için daha fazla mızmızlanma der gibi bakıyordu. Adam gene bir yarı sesli şekilde söylenerek 10 lira uzattı. Taksicinin uzattığı parayı alır almaz bir şey söylemeden taksiden indi. Karşıya geçti, kaldırımdan yürümeye başladı. Hava ne soğuk ne sıcaktı. Kasım’a göre sıcak, ona göre soğuktu. Sağına soluna baktı. Durdu, “Burada bir yerde çiçekçi olacaktı” dedi kendine kendine. Yokuş yukarı yürümeye devam etti. Yürürken bir yandan saatine baktı. 12.46 ya da 12.47’ydi, tam ayırt edemedi. Emin olmak için çantasından telefonunu çıkardı, 12.48 yazıyordu. Saatine bakarak yürürken, karşı kaldırımda bir çiçekçiyi atladığını farketti. Tekrar karşıya geçti, geri yürümeye başladı. Çiçekçi “Buyur abla, ne vereyim, ne istersin, bak papatyalarım var, karanfillerim var, nergislerim var” diye sayıyordu. Tezgaha baktı, “Gül istiyorum ben” dedi. “Olur abla, ne kadar istersin” diye sordu çiçekçi kadın. “2 tane” dedi.  Çiçekçi kadın “Ablacım,  istersen bak 5 tane vereyim sana 10 lira olsun” dedi. Kararlı sesiyle “Hayır, teşekkürler, 2 tane istiyorum, yeterli” dedi. Çingene kadın kafasını sola eğerek “ Sen bilirsin ablacım” dedi.  2 tane gülü çiçek desenli bir jelatine sarıp verdi. “ 8 lira ablacım” dedi. Tereddüt etmeden taksicinin verdiği 10 lirayı cebinden çıkarıp verdi. Çiçekçi kadın ise eteğinin önündeki kirli kesesinden 2 lira çıkardı ve uzattı. Parayı alıp kırmızı montunun fermuarlı cebine koydu. O sırada eline daha önceden cebine koyduğu kartvizit geldi. Elini telefona atacakken vazgeçti, sonra diye düşündü.

Aşağı tekrar yürümeye başladı. Çiçekçi ararken mezarlığın kapısını geçmişti.  Kafasında bir şarkı çalarak yürüdü kapıya kadar. Mezarlığın girişine geldiğinde kırmızı montunun kapüşonunu geçirdi kafasına. Hızla yürümeye devam etti. Elinde 5 litrelik su şişeleriyle gezen mezarcılar, tek tük mezar başında insanlar, bir mezarın başında hocayla beraber bir kalabalık gördü.  Hepsinin yanından hızlı adımlarla geçti. Sanki birisi bir şey sormuş da ondan kaçıyormuş gibi yürüyordu. Sağa saptı, her seferinde içini titreten çocuk mezarını geçti. Düz ilerledi, birkaç çalılığın üstünden atladı. Atlarken ayağı kaydı, mezar taşının birine tutunarak düşmekten son anda kurtuldu. Hızlı adımlarının yerini sağlam basışlar aldı. Yavaşladı ve bir mezarın yanına oturdu. Elindeki gülleri uzanıp mezar taşının yanında koydu. Çantasını açtı, sigara paketinden bir sigara çıkardı. Çakmağı paketin içinde bulamayınca çantasını karıştırdı. Mavi-mor çakmağını çantanın dibinden buldu. Sigarasını yakmaya çalıştı, rüzgardan ateşi sönüyordu. Bir eliyle sigarayı tutarken diğer eliyle sigaranın önünü kapadı. Rüzgarı kesince, yakabildi. Bir nefes aldı. İlk defa içmiyordu da bugün ilk defa içiyormuş gibiydi. Ciğerlerinin sonuna kadar hissetti. Gözü uzakta dua eden birilerine takıldı. Her mezar başında, her yaşama bir dua. Bacak bacak üstüne attı. Mezar taşına baktı, bir nefes daha aldı sigarasından  “ Merhaba” dedi.

Gözleri sigarayı yakmak için mezar taşının yanına koyduğu iki güle takıldı. “Gene geldim, çok değişiklik yok.” dedi tekrar sigarasından bir nefes çekti. Çantasına elini attı, küçük not defterini çıkardı, sayfaları hızlı hızlı çevirdi. Sanki sohbeti kestiği için hissettiği bir utangaçlıkla “affedersin” dedi. Not defterinde sayfaları çevirirken bir sayfada durdu. Başını kaldırdı, mezar taşına baktı, gülümsedi. “Sana notlar aldım bu sefer, unutmayayım anlatacaklarımı diye” dedi. Elindeki not defterinden okumaya başladı. “Zaman, ve yaşanılanlar, her şeyin temposu yavaş olmalıydı, sen hızlı çekimde mükemmel sevgili istedin. Ben ise hayaletleri. ” dedi. Durdu. Cam gibi yaştan parlayan gözlerini havaya dikti. “Bunu söyledim işte, günlerdir söylüyorum aslında” dedi. Sigarasından bir nefes daha aldı, gözlerini uzakta bir mezar başında olan kalabalığa dikti.  “İyiyim, velhasıl, iyi olduğumu zaman zaman hissetmiyorum. Bilemiyorum en önemlisi de ama gene de merhaba” dedi.

Tutmak için direnmediği gözyaşlarını kırmızı montunun koluyla sildi. Sonra sesli güldü. ” Söyledim işte bunları, neler neler söyledim de kendime bile yaranamadım” dedi. Sigarasının külünü yere silkeledi. Not defterini mezarın üstüne koydu. Mezar taşının yanında duran iki gülden birini alıp mezarın ortasına yerleştirdi. Diğerini kolunun altına sıkıştırdı.  “Gene en sevdiğinden” diye mırıldandı. Küçük not defterini tekrar eline aldı. Elleri soğuktan üşümüş gibi titiriyordu. Aslında o kadar da soğuk yoktu. “Zaman, ve yaşanılanlar, her şeyin temposu yavaş olmalıydı, sen hızlı çekimde mükemmel sevgili istedin dedim. Bunu söylemiş miydim sana?” dedi. Gözleriyle bir yandan mezarlığı tarıyor, bir yandan sigara içiyor, bir yandan konuşuyordu. Söylediklerini içinden fısıldar gibi tekrarladı. ” Bunları da söyledim. Çok söyledim de duyulmuyor anne, geçmiyor anne” dedi.

Tekrarladığı cümleyi düşündü bir an. Yandıkça küçülen, büzüşen sigarasını mezara söndürdü, yere attı. Mezarın üzerinde duran küçük not defterini eline aldı. Bir sayfa çevirdi. “ Kedileri sevdim, tek tek kafalarını okşadım geçenlerde. Hiçbirinin tüyleri yumuşak değildi.” dedi. Güldü ardından, çok ses çıkarmadan , kıkırdadı biraz. Burnu montu kadar kırmızı, bir yandan şelaleyi andırırcasına akıyordu. Çantasına elini attı, bir yandan not defterini elinde tutmaya çalışıyordu, düşürür gibi olunca tekrar mezarın üstüne koydu. Çantanın içindeki fermuarlı bölmeden yarı kullanılmış bir kağıt mendil çıkardı. Burnunu sümkürdü. Sesli sesli. İyice sildi, sümüklü mendilini kırmızı montunun sağ cebine koydu. O sırada daha önceden cebine koyduğu kart vizite tekrar takıldı eli. Çıkardı, dikkatle baktı. Selin Gümüş yazıyordu.  Altında bir telefon numarası. Tekrar cebine koydu. Not defterini bıraktığı yerden aldı, tekrar açtı. Mezar taşına baktı, “Ne demiştim? Evet, kediler. Kedileri sevdim anne, sevdim işte.”  dedi. Kırmızı burnuna nazire eden kıkırdaması geçmiş, gene kırmızı ve akan bir burna hizmet eden gözyaşları başlamıştı. Not defterini kapattı, çantasına koydu. Bir an durdu, bir an her şey durmuşcasına durdu. “Notlarımmı okuyamayacağım anne” dedi. Gözyaşları sanki akmıyormuşcasına, akan burnuna karışmıyorcasına devam etti. “Öyle işte anne, hep bildiğin gibi. Pek bir değişiklik yok, ama gene notlar alacağım sana.” dedi. Koluna sıkıştırdığı gülü eline aldı. Dikenlerden biri işaret parmağının yanını kanattı. Küçük bir kan öbeği belirdi, diğer eliyle kanı sildi. Gülü kokladı. Ayağa kalktı. “Hep bildiğin gibi” dedi. Başını öğe eğdi, mezarın yanından uzaklaştı. Çıkışa doğru yürümeye başladı. Mezar başlarındaki insanlar dualara devam ediyorlardı. Bir hoca, tüm mezarlığı inletircesine ilahi okuyor, yanlarındakiler yanlarından gidenlere el açmış gibi göğe el açıp duaya eşlik ediyorlardı. Durdu, sadece baktı. Sonra yoluna devam etti. Birikmiş çöplerin, çalıların, mezarlardan kökleriyle atılan ayrık otlarının arasından geçti, çıkış kapısına vardı. Yola baktı.  Eliyle bir iki taksiye işaret etti. Durmadılar, çok beklemeden dördüncü el işareti yaptığı taksiye bindi. “Altunizade’ye doğru çıkacağız” dedi. Taksici ses çıkarmadı, cevap vermedi. Altunizade’ye vardıklarında “Alışveriş merkezinden sağ aşağıya doğru inelim” dedi. Tarif etmeye devam etti, sonra tekrar sol, tekrar aşağıya derken, çok katlı binalı sitelerden birinin önünden geçerken “İnmem gerekiyor, durur musunuz” dedi. Taksici gene bir şey söylemeden arabayı sağa çekti. Baktı, 5.50 lira tutmuştu, cüzdanından 20 lira çıkardı, taksiciye uzattı. Öldürsen sanki konuşmayacak olan taksici, 20 lira’yı alıp itirazsız para üstünü verdi. Taksici konuşmadığı gibi o da hiçbir şey söylemeden taksiden indi. Güvenlik görevlisinin yüzüne bile bakmadan yanından geçti. Koşar adımlarla binaya doğru ilerliyordu. Güvenlik görevlisi arkasından “Selin Hanım, Selin Hanım, bakar mısınız?” diye seslendi. Selin arkasına dönüp bakmadı. Hep bildiği gibi.